Friday, November 12, 2010

Mazide Kalmış Bir Bira Krizi


Yıllar evvel, evi Galata'da olan kankamda nefis Jo içtiydik, sonra da çıktıydım evden. Ev Galata Kuledibi'nin oralar falan. Baktım cebimde 20 milyon (O zaman paramızdan sıfırların ağırlığı atılmadıydı). Eve dönecektim ama canım acayip bir şekilde meze ve bira istiyordu. Hesapladım; alsam alırdım dostlar. Ama bir anda olayı unuttuydum ve seğirte seğirte Balık Pazarı'ndaki midyeciye yöneldiydim. Taze bir tane sıcacık yaptırdıydım, yanına da limon aldıydım, 3.5 milyon hesap verdiydim...

Derken Tekel'e gittiydim. Bi büyük Nestle Classic bitter çikolata aldıydım, 3 milyona baktıydım bir de alman çikolatası vardı, fındıklı bol böyle taneliydi. Onu aldıydım, 2 milyona. Bir de büyük 2.750'lik çekirdek aldıydım. Bir de dediydim “bu tuzlu tuzlu gitmez”diye, sonra da litrelik kola aldıydım. Orda da hesap 9.5'tu, ben cebimde 5.5 kaldığını sandıydım. “Usta” dedim “10 vereceğim ama 9 al taksiye vereceğim.”

Neyse, takside giderken alman çikolatası açıldıydı. Tadına bakılacaktı güya, ama komple yendiydi. Hatta taksiciye de ikram edildiydi. Bir anda tadına bakılacaktı, yol çikolatası olduydu iyi mi? Bitti gitti. İyi miydi?

Eve geldiydim, Nestle Classic'e daldıydım derken birazdan çekirdek olayına girecektim. Lakin -şu ana dek geçen paraları toplarsan 20 milyon oluyor- ben bütün paramı tükettiydim. Yani o bitkinlikle 300 mt ilerdeki büfeye gidip 3 bira almak istiyordum. Üstelik evde de mis gibi beyaz peynir varken, damakta eriyen... Ama tek kuruşum kalmadıydı.

Aklıma öfkemi kuşanmak geldiydi. Bana bira borcu olan bir kız var idi. Onu arayasım geldiydi. “Artık şu bana bira borcunu ne zaman ısmarlamayı düşünüyorsun, 2 sene oldu ve ben o arada askere gittim geldim. Hayatım kökünden değişti ve ben onca fedakarlık yapıp onca iyilikler yaptım insanlara, okuma yazma bilmeyen adama okuma yazma öğrettim, hapisten çıkıp askere gelmiş tipleri rehabilite ettim, intihar eğilimli paso revire kaldırılan bir çocuğu keyifli neşeli biri haline getirdim ve şu Allahın cezası birayı hak ettim artık!!!! Ismarlasana kızım!!!”

İçseydim de buruştursaydım o teneke bozması kutuyu. Ah nasıl da istiyordu canım. Buruş buruş. Sonra camdan atmak vardı, aşağı doğru. Hızlı ve kararlı…

Thursday, October 14, 2010

Alf'in Türk Kardeşi


60'lı yılların sonunda almanya'ya işçi olarak giden türk işçisinin, almanya'da kuruyemiş sektörünün durakladığı yıllarda avusturya'ya geçmesi ve orada tanıştığı dünya güzeli nina ile yaptığı mutlu evliilikten iki meyvesi olur, alf ve naci.

gel zaman git zaman, büyüyen ve iki delikanlı olan kardeşler kuruyemiş dükkanın tezgahına geçerler, dükkanın yan tarafı der body buildinger isimli, fizik kondisyon dükkanıdır. vücutçu gençler gerek bisep gerek triplexlerini geliştirmekte, çıkışta da vücuda iyi gelen fındık, kuru üzüm gibi d.m.g (direkt mala giden) kuruyemişler almaktadırlar. günlerden bir gün bodyciler yine dükkanda, kuru üzüm çeşitlerini incelerken irice olanlardan bir tanesi "naci olm, bana amerika'dan o biçim teklif var, aktör olacağım, herkül olacağım" der.

naci ise bu güçlü kaslı avangart delikanlıyı iplemez, "senin her tarafın aktör olsa ne olur, sığırın tekisin" der.

buna içerleyen kaslı delikanlı, iyiden iyiye kendini body'e verir, şınafa karartır, artık günde 5,6 saat sırt üstü şınaf çekiyordur... amerika'ya gitmeli ve aktör olmalıdır; aslında niyeti, naci'yi ayartıp kuruyemiş dükkanının minibüsünü satmaya ikna etmektir, parasıyla nasıl olsa amerika'ya gidebileceklerdir. nasıl olsa naci'yi amerika'ya gittiği an satabilecektir.

gel zaman git zaman, bizim iri kıyım naci'yi ikna etmeye çalışır. naci ise her seferinde dalgasını geçer ve ufak küreğini sallayarak kinayeli latifeler yapar.

günlerden bir gün, bizim kaslı body salonunda ağarlık kaldırırken, naci'nin ufak kardeşi çıkagelir....

"abi sen amerika'ya gidecekmişin, aktör olucakmışın, "conan the desteroyer" falan doğru mu?
"doğru var böyle bir şey..."
"abi ben de aktör olabilirim, kendime güvenim sonsuz. komedi oyuncusu olmak istiyorum edi mörfi gibi."
"edi mörfi?"
"evet abi."
"ama olm para lazım, bilet için. bu bokları kaldır indir para kazanamıyoruz ki, kaptırdık bir kere de badi olayına, bıraksam sarkacak."
"abi ben minübüsü satarım, biraz da birikmiş param var, biletleri ben ayarlarım, senin de ingilizcen var, beni de yönetmenlerle tanıştırırsın."
"oldu lan bu iş alf!"

ardından, alf babasından gizli minübüsü satar ve aynı günün akşamı viyana havaalanında kaslı ile buluşur. amerika'ya doğru yola çıkarlar..

ilk zamanlar çeşitli bevırli hils restorantlarında valelik, garsonluk, komilik yapan ikilinin şansları, restorana gelen çarltın hestın'un kaslıyı keşfetmesiyle döner, çarltın kaslıyı herkül filminin denemelerine sokar. kaslı denemeleri geçer ve film patlar. fukara babası çarltın hestın alf'inde elinden tutar ve ona kendi adını taşıyan ve bir uzaylıyı oynadığı, 'alf' isimli sit komu hazırlar. dizi patlar. kaslı herkül filmiyle, alf'te kendi adını taşıyan dizi ile dünyaca meşhur olur...

tabii avusturya'da dünyanın bir parçası olduğundan, haber naci'ye ulaşır... naci sinirden ve kıskançlıktan kendi kendini zikecek gibi olur, acayip şekilde sinire keser. haberi aldığını günün gecesinde, kuruyemişçiyi ateşe verir, vermeden öncede duvarlara gamalı haç falan çizer amacı sigortadan para alıp, parayla oyunculuk okuluna gitmektir. fakat dükkanın güvenlik kamerasını kapatmayı unutur ve yaptığı hinlik ortaya çıkar. önce babasından, sonra da avusturya polisinden 2 araba dayak yer. 4 ay kadar hapis yattıktan sonra, sınır dışı edilir ve türkiye'ye gönderilir.

fakat naci kararlı ve determinedir, kadıköy yazıcıoğlu işhanında...

"cd var, flim var" işine girer ve yükselir, birgün cd satarken tanıştığı bir amca (ediz hun oynuyor bunu) naci'ye "gel seni cast yapalım" der, naci de "hay hay" der tabii.

gel zaman git zaman, naci en sonunda 'iyi uykular' sloganlı bir kanepe reklamında oynayabilir. az da olsa meşhurdur artık, imdb'ye adını girer, çıkan tek linke basar ve sevinir, arada bir de kardeşi alf'in ismini yazar çıkan sayfaya sitemkar mesajlar atar. kaslının imdb sayfasına da girer ve oraya da tehdit dolu mesajlar falan atar. ileri geri konuşur küfür eder. fakat naci'nin unuttuğu bir şey vardır; zira, onun tanıdığı bu avusturyalı genç artık bir amerikan valisidir. c.i.a gelir naci'yi, fikirtepe'deki evinde bi' güzel döver, tövbe diyene kadar hırpalar.

bitti.

Wednesday, October 13, 2010

Noktalama işareti kullanmak yasaktır!


tekrar ne zaman görüşürüz diye sordum buradan çıkınca biraz dolaşır mıyız diye de gayet sorabilirdim ama hayır ne zaman görüşürüz cumartesiye dedi cumartesiye diye tekrarladım ama onaylamak için mi yoksa sonuna “mı mu mü mi” gibi soru ekleri takmadan nasıl takmazsa ingilizler ama vurguyla sorguladıkları gibi sordum mu hangisini bilmiyorum ama kalktı ve gitti tekrar döneceğini umarak ummaktan öte niye uzatıyorum ki için içimi yiyerek cebimden bir sigara çıkarttım ve yaktım ve ilk dumanı içime çektim ve buraya oturabilir miyim diye sordu heyecanla başımı çevirip o değilmiş başka bir kadın daha çok daha yaşlıca bir kadın bank belediyenin dedim gülerek oturdu cumartesiye diye tekrarladım içimden vurgulu soru ya da evet cumartesiye diye teyitleyerek ayağa kalktım kadının karşısına dikildim bu gece yemeği benimle yer misiniz diye sordum aaa dedi beni ne sandınız siz sizin yaşınızda oğlum var ama oturmadan az önceki gülüşü aklımda oradan açık bir kapım var bir iki ortalama kıvrak lafla yarım saat saçma sapan konularla geçecek sohbetle bu hayatında kimsenin bi bok sanmadığı ve durmadan benim yaşımda bir oğlu olan kadına ilk defa ezberinden farklı bir şey ile şu sikik akşam yemeğini benimle yedirebilirim ya insan unutmak istedikten sonra o da ağzını şapırdata şapırdata yemeğini yiyip sonra unutup ama niye niye niye şu yarım akıllının gecesini benim gibi yüksek mizah anlayışlı birinin birbiri ardına esprileri şimdi yeri mi nereden de aklına geliyor düşünceleri ifadeleri olmadık bakışlarıyla farklılandırayım ki karşılığında aklının dapdar koridorlarından ıkına sıkına kendine özgü ve değerli ama ilginç bir iki kelam çıkartabilmek için ıkına sıkına ıkınıp sıkılıp evet farklı hayatlar farklı seçimler gibi ya da birbirine benzemeyen sorumluluklar ya da sorumsuzluklar gibi ya da benim sorumlu olduğum kişiler bir ailem var gibi ya da iyi hoş da çocuğum kendine bir iş bulsana evlen -sıkı kızların hepsini gerizekalılar kapmıştı- gibi deyip onun bunun dediklerinden farklı olmayacak ama bunun acısını ses tonuyla ayırt ettirmeye çalışmayacak da ne bok yiyecek senin yaşında oğlum var benim tanrı bağışlasın dedim ve yürüyüp gittim

prizden çıkarttın mı gazeteye sarılı balığı fırlatıp denize attın mı balık tutan adama neden bunlar lüfer değil dedin mi sen hiç balık tuttun mu cumartesiye dedikten sonra soru eksiz ama soru işaretiyle o soru işaretine benzeyen zokalı iğneyi lüferin solungaçlarından kes sözü kes zokayı seçtin mi cumartesiden önce tıraş olmayı düşündün mü kapısından içeri girdiğimde şerefime kaldırılan bir kadeh gibi elindeki makası havaya dikip hoşgeldin beyim diyen berber daha önce nerede tıraş oldunuz diye devam ettiğinde biliyordum bu tümeni hepsi yapar illa ki kendilerinden öncekini kötüleyeceklerdir cebimden bir beşlik çıkartıp lavabolu tezgahın üstüne koydum koydun mu ve bitinceye kadar tek kelime etmezsen bu beşlik senin olur dedim yandaki koltukta oturan dallamanın gülerken dudağı kesildi berber bozuldu saçmala saçmala kes kes saçmalamak senin tekelinde mi dedim bunu hep derim eğer bir şey yapmaktan sakındırılıyorsam bu senin tekelinde mi

mesela hatçe yani cumartesiye hatçe'nin parktaki banktan haftalar sonra yatağında artık şefkatin sevişmemize engel olduğu gibi zımbırtılardan birinde yüzü koyun yatarken saçlarımı okşayıp zavallım benim zavallım dediğinde saçlarımı parmaklarından kurtarıp saçlarını kavrayarak suratını nasıl duvara yapıştırdıysam senin de saçmalamalarını geri zekalı beynine tıkıp bu tekel benim diye avazım çıktığı kadar bağırabilsem de mesele bu değil bunu biliyorum çünkü senin karşında durup dile getirdiğim meselelerin o istavrit beyninin süzgecinde ortalama olmaya mahkum olduğunu bildiğim gibi çünkü çıkmıyorsun ya aklımın içinde beni de dinliyor musun orospu çocuğu senin yargılarının beğenilerinin seçimlerinin farklılıklarının sorumluluklarının uzattırma bana hepsi ortalamadır çünkü saçmalama dayanamıyorum oradan buradan bulduğun arakladığın mı demeliyim yoksa görüşlerin ve o görüşler hakkındaki yorumların ortalamadır senin okuduğun olağanüstü güzellikteki kitap ortalamadır senin seyrettiğin alameti farika olsa olacağı var olan film ortalamadır senin başka ulvi birinden duyup da alıntılayacağın özlü söz ortalamadır senin oradan buradan çıkıp da aklıma giren olmaklığın ortalamadır senin girdiğin benim aklım ortalamadır sana hitap eden benim sözlerim sana bakan benim gözlerim senin sikeceğin hatçe ortalamadır ki ben ne çok seviyorum hatçe'yi senin yüzünden benim sevdiğim güler ortalamadır cumartesilerin kökü şimdi sana onlardan bahsettiğim an ortalamadır senin aklına gelen parlak fikir senin döktüğün gözyaşı senin suskunluğun söyleyecek bir şey bulamasan senin bulamadığın söyleyecek bir şeyin ortamaladır senin taptığın tanrı senin yediğin yemek senin bu gece yemeği benimle yer misiniz diyeceğin güler yok hayır benim yaşımda oğlu olan kadın ortalamadır.
o kadınla yemeği ağızlarınızı şapırdata şapırtada yersiniz kaç saat sürer
hesabı ben öderim
o orospu sen de orospu çocuğusun en masum olanınız benim yaşımdaki oğlan

Bir tişört altı manzarası



bir yaz günü öğleden sonra görmüştüm onu. converse tshirt’ün üzerinde bir ayakkabı figürü vardı.. bağcıkları çözülmüş bir ayakkabı. sadece bağcıklar değildi çözülen. şifresiz, nefis ve şiirsel göğüs uçları da çözülmüştü. sunmuştu olanca cömertliğiyle bize kendini. rahatça dolaştırıyordu bayan onları. “neden bize bunu yaptınız sayın bayan?” diye sormak isterdim. bir rahat dursaydınız. diğer insanlar gibi mayonuzla denize girseydiniz. aklımı başımdan aldı bu şok edici cömertliğiniz. tatlı, tropikal meyve yapışkanlığındaki kahkahanın çıktığı ağzı arıyordu bütün erkek gözler. bulmakta zorlanmıyorlardı. bir kahkaha daha patlıyordu. niteliği aynıydı ama daha tiz ve incesini duyuyorduk hemen ardından. converse tişörtün altından ayartıcı bir devinimle sallanıyordu göğüsleri. uçları algımızın en tenha noktasına dek uzanıyordu. tester bir anne ve kızı şezlongları üzerinden süzerek ayıplıyordu onu. ben de onları ayıplıyordum! rahat bıraksınlardı onu. rahat bıraksınlardı bizi. mutluyduk böyle. öğle güneşi şahidimizdi. o bile memnundu. zira gölgesi hepimizden uzundu göğüs uçları tişörtünden gözüken kadının. demek ki; güneş bile ona sarkıyordu.

daha çok örtülmüş bedenleri ve mayolarıyla salınıyordu diğer kadınlar. bir kadın, bikinisiyle uyumlu bir kumaş parçası sarmıştı üstüne. dikkate değer değildi o bizim için. ergendik, coşkuluyduk. çin seddi’ni aşardık o göğüs uçlarının coşkusuyla. çantası, havlusu, parmak arası terklikleriyle “bu yaz çok moda” kadın dergilerinden fırlatılmıştı bu kadın dünyamıza. çanta, terlik, saçtaki toka, bilekteki boncuk, herşey göğüslerinin selam yollayan uçlarıyla uyumluydu. kendine bile uyum sağlamakta zorlanan zavallı benliğim, bu renk ve uyum cümbüşü altında inim inim inliyordu.

zavallı bikini adası geliyordu aklıma (aklım durmuyordu ki! ha bire bi şeyler gelip duruyordu. tatile kendimi almadan çıkmanın bi yolu yok muydu?). ilk atom bombası denemelerinin yapıldığı, mavi ve zavallı küçük ada. bikini adası.. iki parça mayo icat eden bir modacının esinlendiği isim. tester kadının kızı da bir garip giyinmişti. bir kız çocuğu, kadın bikinisiyle.. ihtimal plaj dışında da çocuk gibi giyinmiyordu bu kız. artık kadın gibi giyiniyor zaten kız çocukları bile. selim ileri ıslaklığında dalıp “nerede benim çocukluğum” demek istemiyordum ama; gerçekten benim çocukluğumda kız çocukları, çocuk gibi giyinirdi. pofidi etekler, karpuz kollar, şirin pabuçlar, azıcık fisto, çiçek böcek desenli, pamuklu kumaşlar, çocuklar için çizilmiş modeller… çanta taşımak akıllarına bile gelmezdi., anneleri ne güne duruyordu? koşmayı, tırmanmayı, zıplamayı kolaylaştıran terlik ve ayakkabılar alınırdı. bu kız ve annesinin şezlonglarına yerleşme süreci ve biraz ötemdeki gözümden kaçırmadığım esas kadının şahaaaaane göğüs uçlarına bakarken geçirdim aklımdan bunları. o an ğöğüs uçlarına dalma zorunluluğumu ihlal ettiğim fark edip utandım. tekrar utanmadan çevirdim bakışlarımı, tamamen kitledim asıl konuya. baktıkça baktım! ama bu şahane cömert kadın, sanırım bakılmaya alışkın.. minik bir gülücük bile bağışladı, eksenine giren biz kullarına.

ama ben asıl şaşkınlığı, küçük kızın tester tülünü üzerinden sıyırınca yaşadım. kız, annesinin bikinisinin mini boyunu giyiyordu. evet.. iplerle tutturulmuş, parlak kumaş parçaları.

küçük bir kız çocuğunun olmayan göğüs uçlarını gizlemekten çok, çıplak göğüs erotizmini anımsatan, “örtüyorsa altında bir şey vardır” dedirten bikini üstü. çocuk mayosu değildi bu. giydiği terliklerle bırakın koşmayı, kaygan zeminlerde tutunmadan yürümek mümkün değil. bir çocuk için ne büyük bir eziyetti. evet, bir ‘çocuk’ için.

çocuk modası! çocuklar son 5 yıldır ‘yüksek ısı kurbanı’ kostümlerini giyiyorlar. tek omuzlarını açıkta bırakan seksi bluzlar, adımını atınca aralanan etekler, göründü görünecek popolar, baharat kokulu parfümler ve çıplak omuzlarda dağılacak uzun saçlar…

moda tasarımcıları rahat! büyüklere ne yapmışlarsa daha seksi, alımlı baştan çıkarıcı görünmeleri için; bedenlerini küçültüp çocuklara giydiriyorlar. televole sözcüğü hayatımın bir alanına daha yapışıyor: televole çocuğu bunlar.

moda yaş gruplarını ayırmıyor artık. çocukluğun masum androjenliği yok edilmiş. kadınlar çocukken de kadın. teoride yıllarca ‘pratiğe dökülmüş kadınlık’ için çalışıyorlar. ve işte converse bağları çözülmüş tişörtlü pek şahane bir bayan haline geliveriyorlar çarçabuk. ve çocuklar çocukluğa dair hiçbir şey taşımıyorlar üzerlerinde. giydikleri uçuşan elbiseleri, askıları pat diye düşen bluzları bu yaşta taşıyamadığından olsa gerek, göğüs uçları tişört altından gözüken pek şahaaaaane kadın parmak arası terlikleriyle ha bire tökezliyor. kıskanılmalı ve imrennmeli başka kadınlar yine de. zira pek çok kadından daha çocuk bu haliyle.

göğüs uçları tişört altından gözüken şahaaaane kadın ekseninde dönmeye başlayan karşı cinsleri sinek kağıdı misali çekmeye devam ediyor (yapma, etme, sapıklaşma diyorum kendime. ama bayanın dudak büküşü, göz süzüşü, gülücük saçışı, o işve, o eda.. eeee, halk tarafımla tek şey geçiyor aklımdan: bu kadın sıradan değil! bu olmuş!)

kadın olunmaz kadın doğulur arkadaşlar! ağdalı melodramların hakaret sözcükleri gibi yankılanıyor beynimde bu söz. güzelliği yaşayan, güzelliyle yaşayan bütün kadınların sahip olduğu gibi; işveli ve seksi göğüs uçları çarpıp duruyor sağ lobumdan sol lobuma.

göğüs uçları şaaaaaaahane kadını, şaşkınlıkla izlediğim kitabımın arkasından çıkarıyorum. kurabiye canavarı desenli havlumu ve pek sayın Marcel Proust'u çantama tıkıp ortopedik terliklerimi ayağıma geçiriyorum. olay mahallinden uzaklaşıyorken hızla, göğüs uçları tişörtünün altından gözüken kadının dozu artmış kahkahaları çınlıyor kulaklarımda..

ah, ne yazık.. huzur bulamadım burada da!








Monday, September 27, 2010

DiaSa!


Her alışverişte beni ya çileden ya da marketten çıkaran marketler zinciridir DiaSA.
Bir kış günü işlere ara verip DiaSa'ya gittim. Buz gibi kola aldım... Bir de Nestle çikolata.
Mutlu olmam lazımdı. Zira ihtiyacım vardı. Bağımlıydım.
Adam paramı alırken bana "bu soğukta kola mu içilir" diye sordu.
İyi niyetine eyvallahtı da, sana ne arkadaşım, biliyorum kötü olduğunu ama bağımlıyım.
Üstelik sen bu kapitalist zincirin halkalarından birinde çalışan kişisin.
Bana bunu satmak zorundasın. Böyle diyor kapitalist kanun.
Ayaküstü hümanizmin ne gereği vardı? Satmak zorundaydın bana o malı.
Parayı alıp kasaya attıktan ve fişi kestikten sonra ne anlamı vardı hem bu lafın.
Bu arada o zamanki iş yerimin bulunduğu yerde DiaSa'dan başka market ya da bakkal yoktu.
"Gidip başka yerden alsaydın" demek de seçeneklerden biri değildi yani..

Neyse, ben yine önümdeki kolamı içeyim. Hmmm... Hayatın tadı!

Tuesday, September 21, 2010

Ense Kökü

İnsan bedeninin en sevilen ayrıntı noktalarından biri ense kökü olmalı. "Tanrım" diyorum, tuvalet aynasına sırtımı dönüp elimdeki küçük aynaya yansıyan ense kökümüm ters aksine baktıkça... Tutamıyorum kendimi, gözlerimi seksi seksi kısıyorum; "ah keşke" diyorum, "keşke dilim daha uzun olsaydı da tadına bakabileydim ense kökümün, uzamış ense tüylerimi dişlerimle birer birer koparıp, acıyla zevki aynı anda yaşatabilseydim kendime. "Ey tanrım, niye vermedin bu elastikliği, bu fleksibiliteyi şu ihtirastan bozum bozum morarmış boynuma. Ey tanrım, sen de yaramazsın" diyorum... Bazen... Her zaman değil!

Friday, September 17, 2010

Kendime aşık olsaydım...

Kendime aşık olsaydım, önce kendimi göğüs cebimde taşıdığım el aynasında kesmekle başlardım. Aynayı kırar ve mavi damarların en kabarık olduğu yerden derime batırırdım.
Gözlerimi süzerdim aynada.
Aynayı boydan aşağıya gezdirip vucudumu da süzerdim.
Arkamı dönüp kıçımı keserdim.
Sonra kıçımı dikizlediğimi kendime çaktırmamak için -yakalamış gibi yaparaktan- aynayı birden göz hizama getirir -nereye bakıyorsun sen- gözlerimi havalara sağlara sollara kaçırırdım.

"Benimle soğuk bir şeyler içer misin" derdim aynaya dudaklarımı yaklaştırıp.
Nefesimden buğulanan aynayı dilimle silerek bunun ayrıca da "Evet, hem içerim hem de öpüşürken dilimi de kullanırım" manasına geldiğini akıl ederdim.

Göz kırpardım aynaya.
"Ne güzel" derdim.
Çünkü ikimiz de aynı anda göz kırpıyoruz ve birimiz diğerinin gözünü tam kırptığı -kapalı- anda göremiyor.
"Ruh ikisiyiz lan biz" derdim kendime.

"Bana biraz zaman ver" derdim kendime.
"Yıpratıcı bir ilişkiden yeni sıyrıldım, yenisine ne biliim, nasıl hazır olabilirim?"

"Ben beklerim" derdim kendime.
"Bekler misin gerçekten?" diye sorardım kendime.

"Beklerim ya tabi, ama peşimde kuyruk gibi dolaşma" derdim kendime, "kuytu bir yerde bekle."

Aynayı başım yüksekliğine kaldırıp, üst kafamın yarına kadar getirdikten sonra önce çivi gibi çaka çaka, sonra da istenilen yırtığı bulduktan sonra bıçak gibi kese kese, baştan aşağıya kendimi ikiye ayırırdım.

"Ben kendimin bile kuyruğu olamam" derdim kendime ama içimden, çünkü vücudumun arka kısmı olarak ikiye ayrıldığımdan ve artık konuşacak organlarımı ön yüzümde bıraktığımdan.

"Ühü ühü ühü" diye uzaklaşırdı oradan ön yüzüm.
Bu aşk da burada biterdi....

Wednesday, September 15, 2010

kacsantim.com

Türkiye'deki kayak merkezlerinin kar seviyelerini ileten işlevsel bir site varmış.
Adı:Kaç Santim?

http://www.kacsantim.com/

The Cottage


Andy Serkis'in başrolde olduğu bu korku-komedi filmini eper süre önce izlemiştim. Bir vesilyle birkaç sahnesine denk geldim, hakkında bir şeyler karalayasım geldi.

Filmin ilk yarısı "Nerede lan bunun korku sosu" diye sormanıza neden oluyor.
Amma velakin son yarım saati gore cümbüşü halinde seyrediyor.
İkisini de tam olarak beceremese de izlediğiniz için pişman etmeyen bir film.
Ucube tasarımı biraz kötü... Oyuncular ise sempatik.
Birden bire kan gövdeyi götürürken "Lan n'oluyor, ne güzel gıdıklanıyor gülüyorduk" aşamasına geliyorsunuz.

Filmde, yüzü kapatan maskenin göz deliklerinden dolgun göğüslere yaptığı dikiz ve akabinde burun kıran kafa darbesi de Freudyen algı oltamızın ucundaki kancayı kıçımıza sokuyor mu? Evet, sokuyor.

Monday, September 6, 2010

Richardgillerin üçüncüsü


Shakespeare karakterleri arasında kötülük yapması bence en doğal olan karakter III. Richard'dır. Zira fiziksel kusurları vardır ve uğradığı gizli aşağılanmayla iktidar güdüsünü tatmin ederken, bu zaafını bilerek intikamcı bir şekilde hareket etmesi insanidir de. Elbette puştun tekidir ama bir de bu tarafını düşünmek lazım bu orospu çocuğu çolak kamburun...

Der ki:
"Alına kırıta giden bir yosmanın önünde cakayla gidicek hal mi var bende? Kahpe felek kancıklık etmiş; yarım yamalak yapılıp vaktinden önce yollanmışım dünyaya! Öylesine biçimsiz, öylesine başkayım ki herkesten; yanından topallayarak geçtiğim köpekler, havlıyor bana..."

Dostum, şimdi onu anlayabiliyor musun biraz?

Unutulmaz Film Sahneleri 1

Adam kapıdan çıkarken karısına şöyle der: "Bugün ne çok işim var, bir bilsen cancağızım. Geçen seneden arşive kaldırılması unutulmuş dosyaların istifi, öğleye doğru bermutat kontrollerin ifa edilmesi, muvakkat bütçemizin revizyonu için genel müdürlüğe mektup yazılması, hülasa iş iş iş iş üstüne iş…"

Kadın şöyle cevaplar: "Çoluğumun çocuğumun velinimeti, dalyan yapılım, selvi boylum, git yiğidim, git de sök getir rızkımızı…"

Adam da; "Her şey sizin için, zaten siz olmasanız…" diyerek kapı tokmağını çevirir. Çünkü açmak istiyor kapıyı, ancak tokmak elinde kalır, bunun üzerine sinirlenip kapıya tekme atar, bacağı ahşap sunta kapının içine girer. Çıkartamaz, itfaiye çağırırlar. İtfaiyeciler adamın bacağına hasar vermeden kapıya ve bacağına müdahale edemeyeceklerini bildirirler. Sonra kapıyı menteşelerinden sökerek adamın bacağı ve topyekûn kendisiyle beraber itfaiye binasına doğru götürmeye başlarlar.

Halbuki ne kadar yanlış; adamı ya hastaneye ya da tamirhaneye götürsenize... ya da komple bir sanayiye falan. İşin ehilleri orada aslında… İşte Türk sinemamızın gelmiş olduğu hazin nokta.
Hakikaten nokta.
Okuyor musun hala?
Nokta ulaaaan.

Amerikan Edebiyatı Hakkında...


Pek ezik bir edebiyat tarihi var Amerika’nın... Özellikle başlangıcı... Gittikçe açılıyorlar yakın zamana yaklaştıkça... Sonra da best-sellerlara kayıyorlar... İlk zamanlardaki kayıp pilgrimlerin dünyevi işleri günah saymalarından sebep yasak saymalarındandı yazımı.

Köleliğe dair kısa hikayeler vardır çokça...

Walt Whitman bildiğim ilk yazarlardandır ama oldukça sıkıcı bir dili vardı. Ve tabi ilklerden bir de Emily Dickinson....

Nathaniel Hawthorne'un, Scarlet Letter'ı başarılı bir kitaptı. Çok fazla sembolizm içeriyordu, yorulmuştum kurcalarken.

Sonra Mark Twain... Pek sevmesem de önemli yazarlarındandı amerikan edebiyatının... Huckleberry Finn ve Tom Sawyer'la tanınsa da ben en çok "The Tragedy of Pudd'nhead Wilson"ınının takdiri hak ettiğini düşünüyorum.

Bir de Moby Dick tabii… Herman Melville'in en ünlü Amerikan edebiyatı klasiğidir sanırım. Tabii en ağır kitaplardan da biridir. Ahab muhteşem bir karakterdir gözümde.

Sonra bir de F. Scott Fitzgerald var. Kısa hikayeleri ve romanları ve hüznü… Aptal, şımarık karısı için yaptıkları... The Great Gatspy mükemmel bir kitaptır. Bir nevi Amerika’nın tarihine benzer F. Scott'ın hayatı da. Yer yer savaşlarla yıkılan, yer yer görkemli ışıltılı.... Ama hep o kadın uğruna...

Sonra bir de Ernest Hemingway var... Bu konuda onu anmamak ayıp olur. Devasa bir yazar, izinden gidilesi bir kişidir.

Onu takiben John Steinbeck... Of Mice And Men ile herkesin gönlünde taht kurmuştur düz yazında, bir de East of Eden tabi ki...

Ve, J.D. Salinger'ı anmadan geçmek olmaz tabi... Özellikle sorunlu ergenlerin okumazsa dövüldükleri "The Cathcer In The Rye" muhteşem eserinin yazarı... En sevdiğim Amerikan edebiyatı romanıdır belki de... Pek çok filme de konu olmuş, malzeme olmuş bir kitaptır ayrıca...

Tabi ki, Kurt Vonnegut da geldi aklıma, gelmezse olmazdı. "Breakfast of Champions" muazzam bir kilometre taşıdır. Henry Miller’ın cüretin zirvelerinde dolaşan edebi pornografisinin de yeri ayrıdır.

Ve Chuck Palahniuk demeliyiz son olarak... Bu da kronolojik bir sıralama oldu galiba.

Sahi, aykırı edebiyatçılardan Henry Miller’ın lafını edip Charles Bukowski gibi bir ayyaşı söylemeden geçersem ayıp etmiş olurum sanırım.

Amerika’nın şairlerini çok sevmesem de... T.S Elliot- özellikle Waste Land We The Love Song of Sir Alfred Prufrock ve Sylvia Plath'ın yeri ayrıdır...

Ayrıca Edgar Allen Poe'yu hayatımıza kattığı için "God Blass America"...

Akıldan Kalbe, Kalpten Akıla..

akıl kalp ilişkisi; gergin zıtlıklar, enteresan yoldaşlıklar içeren bir ilişki.
aralarındaki uzaklık kimi zaman yoktur, kimi zaman yüzyıllık yol kadar uzundur.
akıl ve kalp uzalaşınca sağlanan şey huzurdur.
akıl uyumaya, uyum sağlamaya meyyal...
güvenceye ve acı itelemeye meyilli.
kalp ise çırpınmaya... kıymık kıymık, doğranmaya meyyal.
yüreklenmeyen akıl bilgisayar soğukluğu taşıyor.
akıllanmayan kalp tökezleyip duruyor.
şiir, müzik, tüm sanat hammaddeleri, yüreğin çırpınmasından, çırpılmasından ortaya çıkıyor.
akıl bunu forma sokuyor ve ambalajlayıp satıyor.
diploma, senet, kartvizit, evlenme cüzdanı, ikametgah vesaire aklın zaferleridir.
öpüşmek, sevişmek, koklamak, üşümek, bebek sevmek, ağlamak, sıcaklık üreteci tüm vesaireler yürek meziyetleri.
akıl mülkiyetçi, yürek komünist.
akıl dünyada mekan, yürek ahrette iman.
kışkırtılmaya, birbirini yemeye ayarlı, iki tas has hoşaf gibi.
ritmimizse fon müziğimiz, ikisinin ortak şarkısı..
engel oluyor biraz, bu cebelleziye...
sonuna dek sürecek bu gidişat, ölesiye..

Monday, August 16, 2010

Gurbet Kuşları


Gurbet Kuşları, 80’li yılların başında her yerde bol bol çaldığını öğrendiğim ve bence oldukça kaliteli olan bir arabesk şarkı. Dönemin içli kadın vokali Biricik tarafından seslendirilen şarkının söz ve bestecisi Selahattin Cesur’dur. Tarlabaşı’nda temizlikçilik yapan, dişleri sararmış, elleri nasırlaşmış, iki büklüm olmuş, bir zamanların aranılan gazino sanatçısı bir kadının dramı canlanır nedense gözümde; ki sözlerinin bununla alakası yoktur. Bir garip şarkıdır alır götürür sizi, unutulan ve küf tutmuş yerlere...

Dinlemek için link:

Unutulan Futbolcu Ekber'in yaptığı en iyi şey barajda durmaktı


Bazı futbolcuların, tam birbirlerine girecekleri anda birden yumruk kaslarını gevşetip karşı tarafın yüzlerini ya da kafalarını okşamaları gibi bir durum söz konusudur, bilirsiniz. İşte Ekber’de bu özellikte bir futbolcuydu. Sert görünürdü ama o görüntünün altında altın gibi bir kalbi vardı. Kendisi Recep Çetin'i izleyerek büyümüştü. Belki de yaptığı en büyük hata bu olmuştu.

Hüseyin Başaran ohaaaaa desibel bir sesle bağırarak seyircilere Ekber'in ayağından sekip ağlarla buluşan golü anlatırken, onun tüm futbol hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Sonra onu ikna ettiler. Tekrar sahalara dönmeye karar verdi. bir gece öncesi kabus gibiydi. uyuyamıyordu. bacağını hafifçe yukarı kaldırarak akşam yemeğinde yediği asitli karpuz sularını Beymen pijamasından boşaltıp altına işeyiverdi. Maça çıkmamaya karar verdi. Kalbinin duracağını düşündü, ölmekten çok, öldükten sonra herkesin onu hatırlayacağı örseleyici biçimden korktu. Beceremedi. Sonra Hayvanları Koruma Derneği’nde kürsüler edindi, toplu sünnet törenlerinde fıkralar anlattı. Ama bir türlü kendini kendine sevdiremedi.

Bak aklıma geldi, Ekber'in hiç kırmızı kart görmediğini söylememiştim değil mi? Bir kez bile görmedi. Evet, ne trajik değil mi? Adam hiç kırmızı kart yemiyor ve hiç sahadan atılmıyor. Milim dakika kaybetmiyor ama başına gelene bak. Hayalarına top gelse bile mücadele etmeye devam ediyor. Bence Türkiye'de kurulacak yeni barajlardan birine Ekber'in adı verilmeli: 'Yakın Direk Ekber Barajı.” Yok, olmadı.. 'Ekber Haymana Barajı'. Bu da olmadı. Sadece 'Ekber Barajı' ... Evet...

Evet, biliyorum biraz uçtum ama dostum bu ülkede 'Berke Barajı' diye bir gerçek var. Bir tikky ismi baraja veriliyor da, niye Ekber'in adı verilmesin? Haklısın, bütün bunlar saçmalık. Ama hayatta herkesin bir öyküsü vardır, unutmamalısın.

Ekber'in frikik atışları sırasında battal vücudunu topa doğru yöneltmesi, Bruce Campell'ın, "Evil Dead`" filminde yaptığı inanılmaz bir jesti hatırlatıyor bana. O filmde Ash (Bruce Campell), havaya doğru yükselir ve daha sonra elindeki testereyle dört ayak üstüne düşer. Kafasını, kendisine yönelmiş hilkat garibesine doğru kaldırıp ve sertçe hamle yapar. İşte tüm bu süreç, Ekber'in kaldırdığı kafasında yeniden üretilir.

Tuesday, August 3, 2010

Temel Taş... Neşet Ertaş...


Evvelim sen oldun ahirim sensin!
Ne psychedelic bir türküdür be...

Alır beni yüksek bir yerden pat diye bir betona düşürür.
Son ana, yere doğru akana dek beynim tele vuran tezeneyi düşünür.
Böyle böyle ölür geberir, ertesi sabah yeniden doğarız metaforik rakı sofralarında...

"Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
Evvelim sen oldun ahirim sensin"

Nil mil hikaye bize her daim neşet ertaş gerek...
Öldür Neşet Baba bizi, öldür bre sevmelere gidek!

Kulaklık kablosu sabitlemek için pratik bir yol


Aman tanrım.
Kulaklarıma inanamıyorum!

Biberon Kaşık


Fikir olarak fena değil ama işlevsel olarak ben klasik biberonu yeğlerim. Eşek kadar adam oldum hala kaşıkla yemek yerine fındık kremaları emerek dühul etmek zevk veriyor bana. Freudyen bir açıklaması da olabilir bunun. Sütten kesildim 30 küsür yıl önce belki ama hala Peter Pan sendromum var herhalde. O zaman Selami Şahin'den gelsin: "Büyümeyen bebeksinnnn, emmeye alışmışsınnnn..."

Hay Allah!

Efe "Yaş" Üzüm Rakısı


Hatunun reklamı olmuş resmen.
"Üzüm gibi kadınım. ege diyarından!"

Adam kadına yönelmiş ama kadına güvenilmez, zira kadraja bakıyor.
Burada olumsuz bir mesaj sezmekteyim.

Marka güvenirliğinin dibine kibrit suyu dökülmüş resmen. Olmamış. Kaliteli çekim, içerik boş olduktan sonra yetersiz. Olmamış, İçmem ben seni!

Monday, June 28, 2010

The Royal Tenenbaums



Elliot Smith'ın muazzam "Needle in the hay" şarkısı eşliğinde Richie Tenenbaum bir feda ritüelindeymişcesine doğrar bileklerini. Bir ustura da bizim bileğimize vurur ve sahneyi kanatlandırır arşa doğru.



Bir de... Gwyneth Paltrow diğer kazma oyunculuklarının aksine bu filmde muazzamdır. Hele filmde öyle bir sigara içişi vardır ki izlerken parmaklarınız yanar. Ciğerleriniz tutuşur.


Siz Hepiniz Ben Tek

Çocukken kahramanlık kurumuna olan düşkünlüğümüzden olsa gerek, misal maç yaparken celallenip ortaya çıkardık. Azıcık da yeteneğiniz varsa coşar, "siz hepiniz ben tek" diyip çift kale maça koyulurduk. Aklınıza Bruce Lee'nin bir dolu adamla yaptığı kavgalar gelirdi. Tabii sadece bu kadar da değildi. Çocukken bizim apartmandaki arkadaşlarla bazı dönemlerde, televizyonda o sıralar popüler olan çizgi filmlerden esinlenilmiş gruplarım vardı mesela.. "Biz" şeklinde çıkardık bahçeye, meydan okurduk. Birincisi Thundercats [gol attıktan sonra yarım yamalak ingilizcemizle Thundercats'in jenerik müziğini çığlık çığlığa söylerdik], ikincisi de Süper Ninjalar [maç bitişi pizza yenirdi Leonardovari]. Ama tabii hiçbiri tek kişilik meydan okumanın, "siz hepiniz ben tek" tribinin asaletini yaşatmazdı bize. Sonra tabi Tsubasa çıktı, minnacık çocuklar "Akula vuruşu" yapabiliyor oldu ki tam o noktada mertlik bozuldu.

Ah çocukluk, hesapsız çömezlik, neredesin?

Sunday, June 27, 2010

Bir İntiharın İki Yüzü


Hikaye: Zafer İlbars
İllüstrasyon: Ayşe Kongur

Tuesday, June 22, 2010

Sporun ve sporcunun dostu Fıratpen sunar!

Bazı maçlardan evvel ekrana gelen, sponsor firma Fıratpen’in kullandığı slogandır bu. Külliyen yalan kardeşim. Ne zaman görsem “hadi ordan” derim, aradaki “a” harfini yutarak… Ne markaymış beee, sporcunun dostuymuş, hadi ya! Maçtan önce adamlara masaj mı yapıyorsunuz nedir, anlamadım gitti.

Sunday, June 13, 2010

George Schmid'e Ağıt

George penceremden atladı. Sırtında 666 şeklinde bir pençe. George kendi cenazesinden kaçıyordu.
Evim yol ayrımındaydı...
Birçok şeyin…

George dedi ki:
"Beni sakla!"

Sonra yalpaladı...
Takatsizdi. Düştü düşecekti.
Öldü ölecekti...

Yapacak bir şey yoktu.
Evim kanalın dibindeydi.
Sıçanlar dolduruyordu seyrini akvaryumumun.
Hava ılıman sıcaktı.
Azgın bir tavşan Alice’in deliğine dalmıştı, kırmızı başlıklı kızın ninesi torununa içindeki kurtları döküyordu.
George can çekişiyordu.
Gerçekten yapacak bir şey yoktu.

Hava soğuyordu.
Şeytan yaklaşıyordu, hissediyordum.
Pençesini atacaktı, solak ve uğursuz iştahıyla...

"Hayatında hiç birini öldürdün mü?" diye sordu George.
Bir kadını bile öldürmedim" dedim şimdiye kadar.
Bir kadını bile öldürmeyen kimi öldürebilir ki?

George çıkardı cebinden İsviçre çakısını.
Verdi güçlükle...

Öldürmemi emretti.
Aklım yol ayrımındaydı...
Birini öldürmenin keyfini düşünüyordum.

Ama George’du bu.
Alemlerin eğlenceli piçi.
Sersem sikin sıkı mahsulü...
Aldım elime çakıyı.
Delik deşik ettim George'un vücudunu.
Aradan 13 uğursuz saniye geçti.
Ölü George ve ben..
George yüzünde gülümsemeyle öldü.

Şeytan geldi öfkeyle, ateşli bir sabırsızlık ve ter içinde.
Ama o da ne?
Ters giymişti pabuçlarını…

Ne adammışım ben be!

Susama, susadıkça bira sana gelecek!


Biranın su gibi aktığı bi gece. Bremen’deyiz (Almanlar iyidir, severim..) Arkadaşı da zorla ikna etmişim. Han sarhoş hancı sarhoş. Gözyaşı bezlerinin anüsünde olduğu her halinden belli bir grubuz. Efkarımız birikmiş, sığmıyor içimize. Bir yarışın içindeyiz. Kim daha çok içerse, gövdesinde Maaşallah yazılı Alman güzelle yukarıda bir gece geçirecek. Vay anasını.. İç iç, tuvalete git. Uzaktan hoş geliyor hatunun sesi. Biçerdöver bakışlarıyla kesiyor bizi. Tam karşımızda çifte minareli. Işıl ışıl bir köy gibi parlıyor, çok az haneli...

Ben kaçıncıyı içmişim bilmiyorum. Yıllarca İzmir Basmane'de tekel biranesinde (hani şu Borsa’nın karşısında olan) Orhan Gencebay takviyeli biraları içmişim ya.. Ondan olacak bu şaşırtıcı dayanıklılık. İçtikçe tuğlalar taşıyorum yalnız, ağır mı ağır. Bir çeviriyorum kelleyi, bir de ne göreyim kalmışız 3-5 kişi. Bremen'in mızıkacıları yok ama mızıkçılarıyla dolu ortalık. Susayan hani bira içiyordu birader burada? Sahi, nerede lan bu almanlar? Eksilmişler, göbeklerinden tuş olmuş zavallılar. Severdim ben onları oysa! Bir de bakmışım bunları düşünürken kalmışız iki kişi. Birisi ben, birisi Moliere Hilmi. Tiyatrocudur bu, rol yapar sanıyorum ama sağlam içiyor. Kadın bize yaklaşıyor. Sarı saçlı, mavi sütyenli, mavi donlu. Masmavi don... Ahh dona bakıyorum dona kalıyorum. Zira donda bir çıkıntı mevzu bahis. O ne lan Hilmi? Bizde de var ondan?!

Hilmi bana bakıyor ben Hilmi’ye. Bu bir travesti aman yarabbi? Biralar oluyor o an Bremen yeşili. "Susama olm susama. Susadıkça bira sana gelecek!" diyorum içimden. Kafa da iyi olmuş. Temmuzun yirmisi, günlerden perşembe. Hilmi de farkında olayın. Birden boz bulanık oluyor bardaklar. Ah almanya, acı vatan!

Bakıp anlıyor tabi führer kılıklı organizatör ağabeyler. Penaltı atışlarına geçer gibi koyuyorlar önümüze birer tombul bardak. Köpüklere bakıyorum, boğulacak gibi oluyorum. Ter damlıyor alnımdan. Hilmi yerde. Biliyorum rol yapıyor ibne. Ah hiç şansım yok. Yok hiçbir çare. Üst kata doğru 1,5 erkek, kol kola marş marş!

Oysa ben Almanları seviyordum.
Son kadehimi Enver Paşa’nın şerefine kaldırıyorum.

31 numaralı formasıyla Jaap Stam


2007 yılında futbolu bırakan Hollandalı defans oyuncusu Jaap Stam, Lazio'da dört yıl boyunca 31 numaralı formayı giydi. Takımının başarısı için 'elinden geleni' yaptı!

Engellenemez bir aşkın biricik şahidiyim!


Kafasında seksenlerden kalma retro Blendax saç bandıyla dolaşan Yaser ağabey, ağlamayı 'adet' haline getiren salya sümük komşu kadına Carrefour'da indirimli olarak satılan Orkid Maxi Normal armağan etti.

Bu tedbir kadının kanayan aşk yarasına iyi geldi, Yaser ağabeye teşekkürlerini iletti.

Aralarında oluşan elektrik karşı konulmaz şekilde ilerliyor. Yaser ağabey, komşu kadının iş yerine çiçekçiye özenle hazırlattığı güzel bir Orkid buketi gönderdi. Bu işin sonu nereye varacak, merak ediyorum.

Kedi milleti!


Fare ölülerini sahibinin kapısına bırakan bir kedi vardı. Toraman cinsinden. Belki çok marjinal bir örnek. Yani bir kedinin hayatı boyunca kaç fare yakaladığına dair bir istatistik yok. Bu otomatikman kelleden sallama özgürlüğü getiriyor bana, biliyorum. Ama öyle değil!

Kırsal bir periferi coğrafyasında yaşamaya başlamış olan ve adının Kirazpınar olduğunu hatırladığım bir köyde öğretmenlik yapan arkadaşımın kedisi, bu olayın başkahramanıydı. O sıralarda fareler, köylülerin tahıl ambarlarını talan ediyorlardı. Bu kedi -adı sanırım Pasaklı idi-, sahibiyle nankörlüğün esamesi okunmayacak çok duru ve samimi bir "kedi-sahip" ilişkisine girmişti. Arkadaşım hafta sonları köyün bağlı bulunduğu Balıkesir şehrinin merkezine gidip en güzel mamaları alıyordu pasaklıya. Pek arkadaşı olmadığı için, kedi ve çanak antenli televizyonuyla olan ilişkisinin sınırlarını bir hayli geliştirmişti. Hal böyle olunca, aslında köpeklere mal edilen o "koşulsuz ve kayıtsız bağlılık ve sadakat" kuralının bir istisnası oluvermişti Pasaklı.

Hayvan, bağlılığının bir göstergesi olarak neredeyse her gün bir fare avlıyor, daha sonra arkadaşımın kapısının önüne bırakıp onun gelmesini bekliyordu. Arkadaşım Stephen King öykülerini anımsatan bu durum karşısında önceleri biraz rahatsız olsa da, kedisinin bu davranışına zamanla alışmış görünüyordu. Şaşarak şahit olduğum durum; kedilere evcil ve insani hasletleri kazandıran insanların, hayvanların vahşi yaşam koşullarına bu minyatür örnekte olduğu gibi uyum sağlayarak biraz da onların dünyasından hayata bakabilmesiydi. Empatinin en marjinal haline verilecek şahane bir örnekti bu.

Zamanında rüyalarıma bile girmiş olan bu bağlılık öyküsü, kedilere olan gizemli bakışımı artırsa da asla ve asla evime bir kedi alamama kararımı daha da güçlendirdi. Bu hayvanların tüm diğer hayvanlardan daha paranormal algıları var ve hayatım bir kedinin yaratacağı sürprizleri kaldıramayacak kadar bana aiti. 9 can jokeri ve her zaman üzerine düşülen 4 ayak onların olsun. Bana bir can ve iki ayak yetiyor.

Bela Lugosi is dead!


Bu adam sinema tarihinin en dramatik Dracula'sıdır. Hiçbir Dracula onun kadar dramatik olamaz. Zira kendisi bu rolle özdeşleşmiştir. onu öğrenmek ve tanımak için bir kısa yol: Filmin adı; Ed Wood`, yönetmen Tim Burton...

Bu adam bir junkie'dir. Sinema tarihinin en dramatik hayat öykülerinden birine sahiptir. Dönemin bir diğer Dracula'sı Boris karloff kendisinin rakibidir. Ama bence Karloff, Lugosi kadar çok boyutlu bir efsane değildir. Lugosi Macar asıllıdır ve Transilyanya'ya coğrafi olarak yakınlığından mıdır nedir, sürekli Dracula ve benzeri rollerde oynar. Ancak o dönem başlayan komünist avı kendisini de hedef alacaktır. Artık kimse bu adama rol vermez. Uyuşturucuya verir kendini. Ölümsüz olduğuna inanır belki de. Trajik bir Dracula yanılsaması, acı...

Lugosi bir gün Ed Wood'la tanışır. Unutulmuş ve hastadır. Sinema tarihinin en talihsiz, en başarısız ama en kült yönetmenlerinden biri olan Ed Wood, onu akla ziyan filmlerinde oynatmaya başlar. Bir filmin çekimleri sırasında Lugosi rahatsızlanır ve ölür. Açlık, sefalet ve uyuşturucu krizleri içinde... Yıllar sonra Bauhaus, B movie’lerin bu unutulmaz oyuncusuna 12 dakikalık bir saygı duruşunda bulunur, “Bela Lugosi is Dead adlı şarkısıyla.. Tabutunda uyumaktadır herhalde huzurla. Eller kenetli, yüzünde bir tebessüm ve üzerinden hiç çıkarmadığı o Dracula kıyafetiyle.

Ruhdeşen'in Maceraları











O.Ç.: Ne zaman bir maç izlesem, annelere dair edilen küfürlerden sonra ağlamaya başlıyorum

Ruhdeşen: Annenize dair bir kompleks oluşmuş sizde. Anneye özgü unsurların hipertrofisi bunlar.

O.Ç. : Evet doktor bey, biliyor muydunuz ben bir orospu çocuğuyum. Gerçek anlamda yani, benzetme değil.

Ruhdeşen: Valla bu kadar yıldır iniyorum bilinçaltına, ben böyle bi durum görmedim!

O.Ç. : Evet. hadi bana yardım et.

Ruhdeşen: Sus, seni orospu çocuğu!


Zatoichi Kitano!

Zatoichi, bence bir çıkıkçıdan çok Japon katlama sanatı ustası gibidir. Kitano'nun filminden söz ediyorum. Tabii buradaki katlama, adam öldürme yeteneği anlamına geliyor. Kitano'nun hiç boş filmi yok neredeyse. Ve bu adam, hayatını Japon televizyonlarına garip programlar yaparak kazanıyor. Bütün vakti onun olsa daha neler yapacak kim bilir?

Zor bir oyunda son leveli atlarken kaybetmek

Gözlerini iyice aç, terini sil ve farkına var. Şimdi sana, bir oyundan yola çıkıp, onu bahane edip birikmiş bütün ruhsal irinimi akıtacağım. Bu ne müthiş bir konfor!

Sürekli bir kovalamacadasın… ya da sürekli bir kovalamacasın.Aakışın içinde, hiç vazgeçmeden savaşıyorsun. Koyduğun hedefler sadece bir "level" önündeyken asla vazgeçmeyeceksin. Motivasyonuna hayranım. Devam et. Labirentin bir yerinde, bir sonraki kapıyı açtığında karşına ne çıkacağını bilmiyorsun. Ama buraya kadar iyi geldin. Ötesi neden olmasın? Sağdan ya da soldan... Aşağıdan ya da yukarıdan. Hayatın sana getirdikleri ne zaman, nereden karşına çıkacak? Daima hazırsın. Tetiktesin. Son leveli atladığında da seni bir ödül bekliyor. Bunca uğraşın sonunda sana verilecek ödül mutlu olmana yetecek mi? Ne sen, ne de başkası bunu şimdiden bilemez... Sadece bir canın var artık. Onu kaybettiğinde kaldığın yerden yeniden başlatıyorlar. Ama sokarım, yağma yok, hayat oyun değil ki tekrarı olsun, becereceksen bir kerede becermelisin. Yağma yok! Ah çok ciddi oldu, sert olmalı:"Seni sersem sikin mahsulü seni, becermek zorundasın işte. o kadar!"...

Asırlardır oynanan bu oyun, mükemmel bir tasarıma sahip, hayran olduğun... Ayarları çok önceden yapılmış. Sen sadece oyunun içinde öyle buldun kendini. Bitirene kadar da içinde kalacaksın. Son leveldesin. Sık dişini. Son level sürprizlerle dolu, Çetrefilli. İşte yandın, ah beceremedin. Hayır, hayır, hayır… Kesinlikle hayır. Bunu anlatmak için destansı bir paragrafa gerek yok. O kadar sıradan bir şey ki bu kaybediş, geçiyorken uğradım der gibi söylüyorum: “Bu zor oyunda, son leveli atlarken kaybettin”.

Hayat acımasız bir kara alaycı, öyle değil mi? "Bu kadarı da yeter" deyip isyan etmenin anlamı yok. Bunca savaşın içindeyken , aklına düşmüyor değil bazı sorular. Hele bir tanesi var ki hiç cevaplayamıyorsun: "Oyun bitti, şimdi n'olacak?"

Peki, yeniden oyna. Kusursuz değiliz zaten hiçbirimiz. Ben irinimi akıttım. Meydan senin. Hoşçakal.

Benim Cinema Paradiso'm!

80'ler sonunda yavaş yavaş kadınları, onların şahane kıvrımlarını dışardan, utanarak keşfettiğim günlerdi. Ergenliğin ilk basamakları... Üzerimde taşra sıkıntısı, yer Balıkesir. Her şehirde bir Emek sineması vardır ya... Orada da vardı (sevgiyle anarım buradan).

Bitmeyen "3 film birden" kıyakları, Aydemir akbaş-Zerrin Egeliler filmleri, birkaç da yabancı film. Çok cömert olmasa da açık saçık, yine de heyecanlı. Bacak kadar veletken amcam şehre ziyarete gelmiş. Onu dolaştıracağım. Amma velakin bu seks filmi merakı bir mesai disipliniyle yerine getirmem gereken bir ergen ritüeli olmuş çıkmış. Adamcağızı şehirde birkaç tur attırdıktan sonra ekmem gerekiyor.

Şehrin merkezinde bulunan, yorgun akrep ve yelkovanıyla yıllardır durmadan çalışan vefakar saat kulesine bakıyorum. Filme kalmış 15 dakika... Amcama şu an aklıma gelmeyen bir bahane uyduruyorum; nasıl bir şeydi bilmem ama, adam "peki" diyor… "Git yeğenim."

Yeğen alıp başını gidiyor, üç filmin koynuna bırakıyor kendini... Donlu Türk erotik filmleri, bozuk görüntülü, çamur gibi. Sağ çaprazımda ağlayarak bir adam 31 çekiyor. Perdede şehvani duruşlu Zerrin Egeliler. Ben adama bakıyorum, dehşet içindeyim. Zerrin Egeliler ve Aydemir Akbaş garip bir bedensel düette. Büyüyünce bildik, anladık tabii bu filmlerin nasıl ucuz cinsellikle dolu olduğunu. Ama diyorum ya, ergenliğin ısınma turları. Taşrada bunu bulmak bile mucize. Üstelik 3 film dostlar, fena mı ha? Neyse, adam masturbasyon yapmakta. Köhne sandalyeler sallanmakta. “Vay anasını” diye düşünüyorum şimdi, yıllar sonra... Gerçekten bir erotik film izleyici komünü oluşmuştu sanki orada. Kalbi ve libidosu kırık bir yığın insan, hiç yadırgamadan bu masturbasyon olaylarını takılıyorlardı. Ne kadar marazi bir samimiyet.


Hatta bu travmatik günahtan arınmak için büyüyünce sanat filmine bile gittim. Filmlerden biri, Charles Bukowski ile ilgiliydi. Adı ise, "Sıradan Delilik Öyküleri"... Bir sinemada değil, festival kılıklı organizasyonda gösteriliyordu. Adamlar Bukowski'yi tam bir beatnik yapmışlardı. Freud'cu amca Marco Ferreri yönetiyordu filmi. Ben sevmedim. Şairleri sevmem zaten. Perdedeyken daha bir çekilmez oluyorlar. Ben Gazzara oynuyordu Bukowski'yi. Dedim ki kendi kendime:"Şairlerden uzak öleyim lüffen. mavi donlu Aydemir Akbaş bile daha sahici"... Şair şarabı dikiyor, atom bombasıyla ilgili bir şiir okuyor. Esnemek bir hak bu durumda. Ama film az bulunan türden. Değerliymiş, izlenmeliymiş. “Sahnede o değerli hiçliklerini fısıldayan şairler görmek istemiyorum” dedim kendi kendime, dünyamdan uzak olsunlar. İçinde okunamaz, yalan dolu şiirler barındıran bir şiir dergisi de çıkmasın artık posta kutumdan.

Sinemadan girdim şaraptan çıktım. Sakat bir durum. Şehvetten evimin badanalarının döküldüğü bir film izlemiştim bir de. Onu hiç anlatmayayım. Yeter. Çok fazla. Finiş.

Selam olsun sana ey kudretli Alexander Borodin


Senfoni Orkestrası konserindeydik. Evet, evet,evet! İstanbul Senfoni Orkestrası'nın çaldığı ve Alexander Borodin’in yazarken yedi yılına mal olan "2 numaralı Borodin Senfonisi"ni izlemeye gittik. Yanımdaki oturan o parfüm bulutlarıyla yüklü arkadaşı eleştirmek istiyorum izninizle. Kendisini oraya getiren bayan arkadaşının yanında karizmasını zedelememek için sıkılmıyormuş ve memnunlarmış gibi numara yaptı. Gözlerimle gördüm; bir karikatür gibiydi. Senfoni dinlemeye gidip sıkılan ama bunu belli etmemek için deli gibi çabalayan insanlardan bahsedilirdi, inanmazdım. Artık inanıyorum.

Eminim; bir yandan da sahnedeki senfoniyi izlerken (dinlerken lafını özellikle kullanmadım), gecenin bir vakti eve nasıl döneceklerini düşünüyordu. Aklından otobüs numaraları, taksi plakaları vb. geçiyordu ve boş gözleriyle ortamı piç ettiği gibi konseri de piç ediyordu. Zira konserden çok adama dikkat kesiliyordum. Oysa o prömiyer gecesi o 'dişi yanı koltukta' ben olmalıydım. En azından o heriften daha iyi rol yapabilir ve güzeller güzeli kadına “çıkışta işkembe salonuna gitmeye ne dersin” sorusunu yöneltip kendisinden esaslı bir fırça yiyebilirdim.

İyisi mi ordusu olmayan ülkenin hüzünlü grubu Sigur Ros’u dinleyip kendime geleyim.

Düzensiz Punk Türküsü

Ian Curtis çimdikledi kenevir tohumuna gark oldum, gark oldum, gark oldum aman/ Manchester’dan göçtüm bugün serbest junkie oldum, ihya oldum, ihya oldum aman/
Meskalin çekti canım, Sex Pistols’a kurban oldum, kurban oldum aman/
Düşünmedim şimdiyi, sonrayı, geleceği, geçmişi kanla çizdim masa üstünde beyazdan çizginin yolunu, yolunu, yolunu aman

...

Manchester yansa Ian Curtis’im yok içinde, Iggy Pop vardı bir de, her bakışı başka biçimde, biçimde, biçimde aman/
Geçen gün Vivienne Westwood bana yırtık kot giy dedi, giy dedi, giy dedi aman/
70 ekran Flat TV istedi, istedi, istedi aman/
Bu sürrealistler kanıma girdi düşünmedim breton’u, bunuel’i, endülüs’ün kuduz itini ben yoldan/ gönüllü çıktım, girdim joy division’ın dünyasına, sına, sına aman/

...

Manchester yansa Ian Curtis'im yok içinde, sekiz yüz intiharlık fantezi var, 23 yaşında, yaşında, yaşında aman/
Farzı mahal ben de Malcolm McLaren’im, hey gidi hey gidi, gidi gidi aman/
Hem punker'ım, hem post-rock'çıyım, hem maker’ım, yetemedim, yetemedim, yetemedim aman/
Velvet Goldmine Emek Sineması'nda alt yazısız oynuyormuş duymadım, duymadım aman/
Göremedim glam’ı, çıplak rock’ı, glitter rock’ı, gözlerim yaşardı Gaspor Noe damgalı Protect Me klibini görünce görünce aman

...

Manchester yansa Ian Curtis’im yok içinde, öldüğüne inanmıyorum, sanki hala Londra köprüsünde, sünde, sünde aman/
Londra yansa Sex Pistols’ım yok içinde, 100 metre koşucusu kaplumbağa olmak vardı hepsinin oksimoron düşünde, düşünde, düşünde aman.

Monday, January 11, 2010

David Ogivly


1935 yılında bir fırının satış temsilcisi olarak işe başlayan ve bu alandaki tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı bir yazı çoğu kişi tarafından "şimdiye dek yazılmış en iyi satış el kitabı" olarak tanımlanan reklam dünyasının bir numaralı ikonu, her sözü bir ders kabul edilecek mesihi.

söz konusu yazıda bir satıcının dikkat etmesi gereken temel noktaları ortaya koymaktan başka, satış sürecinin hücum ve defans aşamalarında nasıl davranılması, neler söylenmesi ve söylenmemesi gerektiği konusunda da detaylı bilgiler verir. "yangın söndürücü reklamı yapmak istiyorsanız işe yangınla başlayın" gibi veciz sözleri vardır. derin konuları basitçe açıklayan, yazdığı metinlerde yer alan her kelimenin bir anlamı olmasına dikkat eden bir dehadır. reklamcılıkta gösterdiği başarıda, beş yıl boyunca çalıştığı fırın firmasının ürünlerini kapı kapı dolaşıp satmış olmasının da büyük payı olduğunu belirtir. tüketicinin zekasını asla küçümsemeyen büyük bir usta olarak tanımlanır. 1999'da vefat etmiştir ve ölmeden evvel türkiye'ye de gelmiştir. Ogivly network'ünün türkiye ayağı olan "moran ogilvy and mather" uyarlama reklamlardan pek öteye gidememekle eleştirilir ama yine de kristalleri sepete doldurmayı ihmal etmez.

david ogilvy, 88 yıllık hayatının sonunda kendi ailesinin okumak istemeyeceği tek bir reklam yazmamış olmanın rahatlığıyla hayata gözlerini yummuştur.