Saturday, May 19, 2012

House MD biterken....


Sanki yakın bir akrabamı kaybediyorum.
Teşhis konmuş, doktor gelmiş ve "her şey için çok geç, salı günü uyutacağız, üzgünüm" demiş gibi. İnsan her şeye alışırmış. Umarım bu lafı onaylayacak kadar nankörümdür!

Christopher Lee



Adam 90 yaşında, 250 civarı filmde oynamış, hala da devam ediyor. Hammer stüdyolarının Dracula'sı. Yoksa kanına gerçekten ölümsüzlük mü bulaştı?

The piano has been drinking, not me!


Fotojenik satırların yazarı, John Berger!





berger, ilk okuduğumda bilge karasu'ya benzetip (ya da bilge karasu'yu o'na benzetip) ilerleyen zamanda bunun doğru olmadığını; kendisinin bambaşka bir yeri ve duruşu olduğunu anlayıverdiğim bir yazardır. 

kılı kırk yaran anlatımı ve detayları inceleyerek ortaya çıkardığı neredeyse ürkütücü bakış açılarıyla, yazarken kendi haline bırakılması gereken bir adam olduğunu da düşünürüm. 

zaten kendisi de, kendini kendi haline bırakmış, fransa’nın bir köyünde, ilkel yaşam şartlarıyla -tarla sürmek, domates, biber yetiştirip, inek, sığır beslemek- hayatını kazanarak yaşamına devam etmektedir. 

akşamları yazı yazarmış... gündüz tarlada çalışırmış, işte böyle bir adam. 

"domuz toprak" adında, yaşadığı köyü ve hayat şartlarını ele alan, kısa öykülerden oluşan bir kitabı, nasıl oluyormuş böyle hayat diyenler için pek de merak gidericidir.



Yazdur


John Lennon vurulduğunda...



DÜNYANIN ÇİVİSİ ÇIKMADI, BÜYÜSÜ BOZULDU!

Sözlüklerde “yaşanılan zamana uyan veya yaşanılan zamana uydurulmuş" gibi anlamlar yüklenilmiş bir terim modernizm. Yaklaşık olarak iki yüzyıllık bir geçmişe sahip olan bu kavramın standart anlamda tanımını yapmak pek mümkün değil. Zira, kavramın kapsadığı alan günümüzde inanılmaz boyutlara vardı. Her geçen günle beraber bu alan büyük bir hızla genişlemeye devam ediyor.
Ancak bu kavram hakkında nihai safhada söyleyeceğimiz şey, taşıdığı değerlerin tepeden tırnağa materyalist ögeler taşıdığıdır. Kâinatı pozitivist ve rasyonalist bir yalancı gözlükle görüp değerlendiren, fizik ötesi bir güç ve onun sahibini reddeden ve insanı tanrılaştıran marazi bir ideoloji…

“…Tâbir caizse, İnsan Tanrı’nın yerini alarak kendi ilâhlığını ortaya koyuyordu. Zaten Jean Paul Sartre’ nin deyimi ile “insan, Tanrı olmak isteyen bir varlık değilmi idi ” Tanrıyı ve ona bağlı anlam ve kavram çerçevelerini yeryüzünden kovmak isteyen İnsan Merkezli (humansantrizm) dünya görüşü F. Becon, R. Decartes ve nihayet İ.Newton’un çalışmaları ile Tanrı’ dan ve dini anlamlardan tamamen bağımsız mekânik bir dünya görüşüne ulaştı…” [1]

Yeni dünya düzeninin insanlar üzerindeki etkileri bugün öylesine bir hal almıştır ki, modernizm kimileri için lanet, kimileri için lütuf olarak algılanıyor. Günü yaşamak ve uygarlık tarihi boyunca evrilen insanın özünü geçmiş yüzyıllara göre değerlendirmeden ortaya çıkan bireysel kimliği kabullenmek,modernizme olumlu yaklaşmak için bir neden olabilir. Ama bu haliyle rasyonelize edilen modernizm anlayışı bile içinde net bir sakatlık barındırıyor.

Bu noktada Antik Yunan'da tiyatro sanatının doğuşuna kaynaklık etmiş olan Dionysos şenlikleri aslında somut veriler ışığında modernizm ve insanın büyüsü karşıtlığı için ortaya konulacak en somut verilerden biri. Hayatın, maddi, manevi her davranışını bir masala, bir mitolojiye bağlayan, büyü peşinde koşan Antik Yunan insanları zevk, eğlence, içki konusunda da, bir “tanrı kahraman” düşünmüşlerdi. Dionysos adını verdikleri bu tanrıya, hayatın çetin şartları ortasında, kendilerine, zaman zaman da olsa, saadet, neşe imkanı yarattığı için, minnetlerini, şükranlarını ödemek istediler. Yılda bir defa, belli günlerde “Dionysos Şenlikleri” düzenlediler. Bu eğlenceler sırasında içip keyiflenen bazı kimseler, bulundukları yerden ortaya fırlar, taklitler yapar, güldürücü hikayeler anlatırlardı. Aşırılıkların, müstehcenliğin doğal sayıldığı bir ortam vardı.

Bu büyülü ritüellere ilişkin en net bilgiyi Euripides'in kendi çağındaki Dionysos tapınmasını detaylıca anlatan "Bakkhalar" isimli yapıtından bulmak mümkün; aşağıdaki bölümlere göz atalım:

Tanrı, tragedyanın başında topuklarına kadar uzanan uzun bir Lidya elbisesi giymiş olarak sahneye çıkar ve şöyle konuşur:

"İşte ben, Zeus'un oğlu Dionysos, Kadmos'un kızı Semele'nin yıldırım dolu şimşekler içinde doğurduğu tanrı, Thebai toprağına ayak basıyorum. Tanrılığımdan soyunup insan suretine girdim... Ben Lydia'nın altın ovalarından geliyorum, İran'ın güneşten kavrulan kırlarını, Baktria'nınuzun surlarını; Media'nın buzlarla örtülü topraklarını, saadet diyarı Arabistan'ı, tuzlu denizin kıyılarında uzanan bütün Asya ülkesini, Barbar'larla Hellen'lerin karışık yaşadığı, güzel hisarlarla süslü şehirleri dolaştım. Oralarda korolarımı topladım; dinimi, ayinlerimi öğrettim; şimdi kendimi Hellen'lere tanıtmak istiyorum. Hellen toprağında Bakkha'ların keskin çığlıklarıyla çınlattığım, kadınlarının çıplak vücutlarını ceylan postlarıyla sarıp ellerine thyrsos'u, sarmaşıklı asayı verdiğim ilk şehir Thebai oldu."[2]

Euripides'in satırlarında tanrıyı da bu coşkuya ortak eden, coğrafi büyülere sahip yerleri de bu renkli cümbüşe katan büyü, şüphesiz günümüz modern dünyasında masaldan öteye gidemeyen gömülü bir ütopyadır. Aynı uzak karşılığı yönetmen John Frankenheimer'ın 1966 yapımı olan ve bir başyapıt olarak nitelendirebileceğim “Seconds” filminde görebiliriz. Filmin başrolündeki şahıs (kahraman değil!) başarılı bir bankacıdır. Sistemin ona sunduğu her şeyden sonuna kadar faydalanmasını bilmiş fakat hayatının yarısını tükettiğinde ne kadar amaçsız bir varlık olduğunu ancak idrak edebilmiştir. Hayatı bu memnuniyetsizlikle geçerken, gerçek hayatlarından memnun olmayan insanlara tek bir imza ve para karşılığında yepyeni bir vücut, yüz ve kimlik vererek onları tamamen kendilerinin tasarladığı simülasyon dünyasına gönderen bir şirketle anlaşır. Yeni hayatında bir ressam olur ve yaşamaya başlar. Filmin özellikle kolektif bir çılgınlıkla gerçekleştirilen toplu üzüm çiğneme sahnesi Dionizyak bir büyü ve coşkunun şenlikli esaretini gözler önüne serer. 60'lı yıllarda yapılan bu filmde büyüye, coşkuya ve esrimeye duyulan özlemi görmek günümüz koşulları düşünüldüğünde şaşırtıcıdır.

Rasyonelliğin hüküm sürdüğü modern dünyada özellikle bilim, her ne kadar onu sonuna dek kullansak da bu büyünün yitiminde başrollerden birini oynadı. Max Weber, "dünyanın büyüsünün bozulmasından" söz etmesinin bilimin bir meslek olup olmadığını sorguladığı makalesinde yer alması şaşırtıcı olmasa gerek.  Günümüzde artık dünya nedensellik-akıl ilişkisi içinde kendi dışına çıkarıldı ve biz anlam dediğimiz şeyi bir veri olarak kabul etmez hale geldik. Onu da kendimiz üretir olduk. Modernleşmenin aslında en dramatic tanımının "dünyanın büyüsünün bozulması” olduğu kesin.

Aydınlanma üzerine bir makalede Max Horkheimer ve Theodore Adorno “büyünün bozulması”nın “animizmin kökünün tamamen kazınması” anlamına geldiği yorumunu yapmaktadırlar ki, bunun pratik sonucu, ne olursa olsun hiçbir şeyin insanî olarak tanımlanmış amaçlara direnmeye muktedir her hangi bir içkin kuvvete sahip olmadığının kabul edilmesidir.[3] “Büyünün bozulması” (disenchantment) hem siyasi hem de dini sistemlerin iddialarını kutsallıktan ve mistisizmden arındırmaktadır. “Büyü bozucu” rasyonellik, evrensel bir para ekonomisi yaratmak vasıtasıyla, beşeri dünyanın rasyonel anlamda nicelleştirilmesini engelleyen siyasi ve toplumsal gelenekleri ortadan kaldırmaya çalışır.

Mekanik bir seyirle ilerlemeye başlayan ve olağanüstülüğü bile sıradanlaşmış modernleşme kavramınınzamanlakanıksanması, insane ilişkilerinin özensiz bir hale gelmesi,  çevreden  kopuş  bu  büyüden uzaklaşmayı doğal bir hale getirdi.Bu noktaya ulaşma konusunda dinin gündelik hayatımızda  geldiği yer de önemlidir. Fransız felsefecisi Marcel Gauchet, "Dünyanın Büyüsünün Bozulması" adını verdiği kitabında Hıristiyanlığı  "dinin sonunu getiren  din" olduğunu belirtiyordu. Özellikle çok tanrılı dönemlerde  "gündelik eylemlerimizin her birini belirleyen bir Tanrı olduğu, dolayısıyla tüm eylemlerimizi bir dinsellik içinde yaptığımız düşünülürse, tek tanrılı dinlerin gelmesiyle birlikte bu çerçeveyi aştığımızı ve her yerde hazır ve nazır bir Tanrı'yla din birey ilişkisini yeniden oluşturduğumuzu" söylüyordu Gauchet. Buna gore Tek Tanrı insanın günlük eylemlerinin dışındaydı ve bu laikliğin gelişmesine yol açan ana atılımdı. Sonuç itibariyle Gauchet de din temelinde dünyanın büyüsünden yoksun kaldığımızı vurguluyordu v ebunu bizzat dinin (Hristiyanlığın) sağladığını belirtiyordu. Kısaca Gauchet'ye göre, din de dünyanın büyüsünü bozan faktörlerden biri durumundaydı.

Burada şöyle bir çelişki mevzu bahis olabilir. Çoğu insan dine o yitirdiğimiz büyüyü bulmanın bir aracı olarak bakıyoruz. Feuerbach'ın da dini "insanlığın çocukluk rüyası" olarak nitelendirdiğini düşünürsek işin içinde bir büyünün söz konusu olduğunu iddia edebiliriz. Her ne kadar Feuerbach medeniyet ve kültür düzeyi geliştikçe insanın bu gerçeğin farkına varacağını iddia etse de bu önermenin ilk kısmı yeterince ciddiye alınabilecek bir iddiadır.

Gauchet ise bunun imkansız olduğunu net bir şekilde söylüyor. Kendi toplumumuzu düşünürsek,  bayramlarımıza gösterdiğimiz ilgi ve özen aslında bir büyü yaratma gayesinden başka bir şey değil. Bayram günlerine yüklenilen o ulvi ve hamasi anlamlar gündelik ve sıradanın dışına çıkma çabası, yani bozulan büyüye karşı farkında olmadan da olsa açılan pasif bir direniş. Bu farkındalıktan uzak çaba bile aslında dünyanın büyüye olan derin ihtiyacını kanıtlar niteliktedir.

Büyüsü bozulmamış dünya
yı düşünecek olursak, sistemin bireye istediklerini vermeye çalıştığını görebiliriz. Büyünün bozulması ile birlikte ihtiyaç zorunluluğu gözetmeksizin sistemin kendi ürettiklerini bireye kati bir ihtiyaç olarak sunması, sunduklarını gereksinimmiş gibi zorla empoze etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Böylece bireyler sahip oldukları parayı harcadıkları gibi, sahip olmadıkları parayı da kredi kartları aracılığıyla harcamaya başladı.

Büyüsü bozulmuş dünya
da en net açmazlardan biri yabancılaşma, diğeri yalnızlaşmadır. "Biz" kavramı yerini "ben"e bıraktığı için benzerliklerden daha makbul olan farklılıklar oluyor. Artık benzerlikten ziyade bizi diğerlerinden ayıran farklılıklar baş tacı ediliyor.

Bugünün dünya düzeninde her türlü güçlü ve imtiyazlı görünme çabasına karşın, bu amaçla edinilen tüm paye ve mevkiler uzun vadede istikrarsızdır, geçicidir ve tehdit altındadır. Zemin git gide daha sallantılı, dayanaksız ve tekinsiz bir hal alıyor.Sıçrama yapmak adına insanın ayağını dayayabileceği hiçbir sağlam taş aşağıda gözükmüyor.

Modernitenin sınırları üstüne en çok kafa yoran sosyologlardan biri olan Zygmunt Bauman, hayatın büyüsünün bozulmasıyla birlikte oluşan modernizm kaynaklı korkuyu uçağın sallanmaya başlamasından da öte uçak kabininin boş olduğunu anlamış yolcuların düştüğü dehşete benzetiyor. Ve akla gele gele gerçek bir “Deus Ex Machina” beklentisinden farkı olmayan şu çaresiz feryatta bulunmak geliyor yalnızca: Uçağı güvenli bir şekilde yere indirebilecek biri yok mu?”
Yok!


YARARLANDIĞIM KAYNAKLAR:

1 “ Medeniyet ve Modernizm “, Millî Gazete, 03 Ekim 2005
2 “Bakkhalar”, Euripides, Türkiye İş Bankası Yayınları
3 Huntington, “TheClash of Civilizations”, s. 131 




Wednesday, March 7, 2012

Berberde Sinema Bienali

sinema eleştirmenlerinin de bol bol yaptıkları bir şey not vermek.
özellikle şu "10 üzerinden 6.5" felan diye not verenlere hasta oluyorum.
benim fikrim şöyle ki, bir filme 6.5 demek "az kaldı boktan bi film olacağdı yiğenim" demek gibi birşey demek.. nasıl mı?

şimdi bir filmin "1" olması, bildiğin kadavra olması demek olursa...
bir filmin 2 olması, bildiğin leş olması demek ise,
bir filmin 3 olması, tarihin en kötü filmlerinden biri demekse,
bir filmin 4 olması, kazara bile seyretme demek oluyorsa,
bir filmin 5 olması, hbb ya da şifresiz cine 5 filmi kalitesinde demekse,
bir filmin 6 olması, sinemada gider izlerim parama yanarım demekse,
bir filmin 6.5 olması, bu ne lan tırt demek olur.

bildiğiniz gibi bu ölçüler dünyanın her yerinde (paranama, burkino faso yeni eklendi bu ölçü sistemine) geçerli sinema kriterlerini gözleme ve kollatma kıstaslarının en şıkları falandır. bundan hereketle nereye mi varcağım? şuraya varacağım. bir filme 6.5 demek o filme "allah belanı versin, film olmayaydın sığır" demek gibidir. ben şimdi koltuğuma oturduğumda (mısırım da var), geçerim DVD'lerimin karşısına (öyle bende DVD dolabını izleme koltuğu var) böyle aşşağıdan yukarı bir bakarım, zaten arşivimde 6.5'tan aşağı film olmadığını cümle alem bilir. tamam, bazı sinemadan ben ve rahmetli kubrick kadar anlamayan arkadaşlarımın "abi bak emule'den indirdim, bir DVD'ye 5'ini birden yazayım, izlersin" mantaliteli arkadaşım var ve onların verdiği soft erotik roat trip (notu: 4.4) filmlerim de var. onlar zaten kafadan 3.5, 5 falan ya...

neyse, şimdi ben koltuğuma oturdum mu arkadaş, 7'den aşağı filmi izlemek istemem, tahammül edemem. şunu da söylemek isterim ki ben 7'den aşağı filmi 7 dakika beklemeden anlarım.

nasıl mı? geçen berberdeyim (kadıköy-caferağa, turan erkek kuaför salonu) şimdi saçlarım kesiliyor, adam da birden bire sinema muhabbetine girdi, ben de bu konu üzerinde ihtisası olan biriyim, götümden güzel sallarım, fütursuzca ahkam keserim ya, sessizce bekledim iyice derine girsin diye... berber abi ara makasıyla saçıma vura dururken dedim dur şunu bir yoklayayım bakayım, ne var ne yok. konuyu saw'dan (notu:6.6) açtım. böyle elimi mavi örtünün altından çıkarıp saçları sirkelerken verdim veriştirdim alttan "ya abi" dedim, "saw 6(3.2) da çektiler, amuğa ne biçim iş ya adamlar çekti de çekti". berber abi "he ya visidisininden izledim 3'ü şahane" dedi. işte o an artık benim berber (az evvel kuafördü, şimdi tiksindim) tın... işte böyle, yani bir insan bir kere saw'ı övmesin bana arkadaş, "ama öyle deme birincisi iyiydi" demesin. ben de hemen berberden bir çıkma hissi uyandı ama abi konuya pek bir ısındı... abartmıyorum bir sinema aşığı idi berber abi, hacıvat karagöz(6.4) mü istersin, dabbe(3.7) mi dersin, fast and the furiyz (6.2) tokyo drink (4.9) mi dersin eteğindeki tüm taşları döktü. bazı bazı araya main-stream ama sofistikeytıd film atma adına, olağan şüpeliler(7.1), se7en(8.6) falan dediysem de berber abiyi bir türlü dizginleyemedim.. en son, "son osmanlı yandım ali"deki(5.0) sevişme sahnesini dinlerken, sakal tıraşı için havluyu boynuma sarıyordu... osmanlı yandım ali filminde oynayan atatürk'ün ne kadar çok atatürk'e benzediği üzerine tespitleri o mis gibi elma kokulu ucuz şampuanın kokusunu solurken dinledim de dinledim... "sıcak mı?" dedi berber abi... "yoğ, iyiiğ" dedim devam etti...

sakal tıraşına geçerken, boynuma sarılan havlunun aslında yıkanan başım için olduğunu idrak ettim. konu bu noktada, terminatör 3'e(6.0), rocky'e(7.1) falan kaydı. böyle bir sinema izleyicisi tipinin olduğunu hatırladım bir an, "evet ya dedim, bruce lee, karate kid, rambo", ve evet vurdulu kırdılı filmleri hatırladım.. ondan sonra da insanımızın bir dönem bu filmleri ne kadar sevdiğini.. sonra bir düşündüm, acaba dedim ne oldu da bu sinema izleyicisi rocky'den saw'a dikey geçiş yaptı? tamam, o dönem maskülen erkek egemen bir kamyon sopa atan baş karakter seviliyordu da, nerden çıktı bu saw, fast en the firyıs geyiği? tam bu noktada, homosafyen'i hatırladım.. insanın "alet edevat" kullanmayı yeni öğrendiği dönemi tarih kitaplarınadan okduğum çocukluğumun yumurta kokulu günleri falan geldi aklıma. ve patlattım tespiti "vay amuğa, aynı ilkel insan gibi imiş 80'ler 90'lar seyircisi, o zamanlar çıplak elle birbirini öldüren insanlar varken ve sevilirken şimdi testere ve modifiye arabalarla falan filan" ben tespitin gazı ile tespitin baştan 4 kelimesini yüksek sesle haykırmışım. berber irkildi, n'oluyo lan ilkel insan zart zurt falan; abi "sen işine bak, müşteriyim ben, ne o öyle?" bunun üzerine berber abi sessizleşti ve sakal olayına geri döndü. ben de "müşteriyim lan ben, ne oluyo işine bak"tan fatih akın'ın şahane filmi duvara karşı(7.3) filmine geçtim. zaten o filmin bu yukarda bahsettiğim berber sahnesini çok severim.. gel gör ki ben böyle entel bir şekilde fatih akın filmine ışınlanırken bizim berber abi ağır roman'a(6.3) geçiş yapmış, usturayı bastıra bastıra sakalı bi aşağı bi yukarı alıyor, ama şahdamarı üzerinden böyle pek bir bastırmalı kanırtmalı geçiyor.

ortamı yumuşatma adına, "abi televizyonu açsana" diyorum... lanet olsun televizyonda propaganda(4.8) oynuyor, ver elini meltem cumbul ile rafet el roman'ın sevişme sahnesi... berber abi yine yakın dönem türk sinemasına şöyle kabasını alarak bir zıplama yapıyor. metin akpınar'lar, müjdat gezen'ler falan derken.. konuyu bir anda 70'li yıllar türk erotik sinemasına getiriyor.. "bunların hepsinin pornosu varmış" diyor ve sessizleşiyor.. elinde kasatura olan sakallı ve arkamdan dayanan biri ile porno üzerine diyaloğa girmek istemediğimden sessiz kalıyorum, kalmaya devam ediyorum işte.

kanalı değiştiriyor berber abi, "al işte seda sayan" diyor! "al işte gülben ergen" diyor, "al işte hülya avşar" diyor. bunlar hep pornocu diyor... ben sessiz...


sakal faslı bite dursun artık berber abi bir şekilde benim dinlemediğim bölümde porno konusunu uzun zamandır ortalıkta olmamasına rağmen mehmet aurelio'ya bağlamıştı. konuya tekrar kulak kabarttığımda, "lan türkiye'de topçu bulamadılar, brezilyalıyı türk yaptılar" diyordu..

parayı verdim teşekkür ettim çıktım...
10 üzerinden 3!

Friday, January 13, 2012

simülasyon

hayat bir simulasyon, baudrillard tarafından teorize edilmiş.. hepimiz birer beta testeriz, tanrı oyunun kurucusu ve daha iyi bir yaşam için test olarak geldik. dünya da bug dolu bir yer zaten, tanrı bunları görüyor ve daha iyi bir dünya hazırlıyor bizler için, bir yerlerde...

ben duygular olmamış diyorum, fazla bug barındırıyor. duygularımızla oynayanlara da bug abuser deniliyor.

yıllar evvel bir depeche mode konserinde....

siyah bir şapka giymişti martin. kanatları bu sefer siyahtı.
ceket ve yelek de dave'in uzerinde idi. "it doesn't matter" bile çalındı üstteki playlistin dışına çıkıldı 1 kuple.
onun dışında konser başlamadan bir kız fenalık geçirdi. yolun öteki tarafındaki evin 2. katına 4 tane eleman çıkmıştı. balkondan seyrettiler koca konseri. para vermeden. ulaşım kolayca oldu. "parasıyla değil mi kardeşim"ci tipler vardı, kafalarına göre konserin yarısında falan çıkıp önümüzden geçtiler. bileti artık sadece parayla satmamak lazım. biletçi diyecek ki "mırıldan bakalım bir iki şarkı..."

...yapabilirse versinler!

Friday, January 6, 2012

Sanat için soyundum!


Sanat için soyundum...
Evet.. Koskocaman yatak odamızın gardrobunda, içine gömülü olduğu soyunma odasında koskocaman harflerle italik italik yazıyordu: Sanat için..

Belediye yıktı.
Artık rejim resmen tehlikedeydi (bence, bizce )...

sinemada türk filmi izleyebilmek


sinemada türk filmi izleyebilmek... aslında son derece normal bir eylem, tercih meselesi gibi duruyor. dalga bile geçilebilir, “ne olmuş yani, çok mu özel bir şey” diye. ama bundan yaklaşık on sene evvel sinemalarda yer bulan türk filmlerinin bir elin parmağını geçmediğini hatırlarsak, bugün geldiğimiz nokta önemlidir. bu kadar çok amerikan sineması yoğunluğunda ezilmiş türk sinemaseverler için herhalde sinemada türk filmi izleme şansı bir dönem hayalden öte değildi. hatta ilk kaliteli filmler sinemalarda belirmeye başladığında şaşkınlıklar yaşanıyordu. benim için sinemada türk filmi izlemenin "gerçekleşebilecek" bir aktivite olduğunu görmem eşkıya filmi ile olmuştur mesela. eşkıya’yı izleyip sinemadan çıktığımda filmden yaşadığım etkilenmenin yanı sıra bir başka etkilenme içindeydim... sinemada türk filmi izlemenin mutluluğu.


o zamandan bu zamana çok şey değişti. bir sürü türk filmi çekildi. ve eminim ki az da olsa film çekmek, tekniği kullanmak, iyi organizasyon ve pazarlamasını yapmak üstüne bir şeyler öğrenildi. hoş belki de yeşilçam'da zamanında öğrenilmiş, tecrübe edilmiş bir çok şey günümüz sinema sanatı bağlamında tekrardan öğrenildi. ama ilerleme olmadı mı? oldu tabi.

son döneme gelirsek eğer, sinema üstüne öğrenilmesi, tecrübe edilmesi gereken daha bir çok konu ve uzun bir yolumuzun olduğu bilindiği halde, ele geçeni tüketmek üstüne çalışmalar görüp durmaya başladık. ve sinema üstüne az çok bilgisi olan seyircilerin tepkileri artmaya başladı doğal olarak.

bizler de ilk zamanlar emeğe saygı üzerinden tamam diyorduk bir dahakine daha iyisi ile gelirler. ama gelenler gidenleri aratır olmaya başladı.

her şeyi çok hızlı öğrendiğini sanan bir millet olarak, sinema yapmayı da öğrendik sanıyoruz. bunu eleştirene de "sen daha iyisini yap o zaman" gibi mağara adamı bir şablon cevabımız var hazırda. onu yapıştırıyoruz hemen. olmuyor.

ayrıca türk filmlerini özellikle amerikan sineması ile karşılaştırma hatasına da düşülüyor. o adamları eleştiriyoruz çünkü sinemayı özellikle teknik olarak yiyip yutmuşlar. “o zaman bize çok daha iyi şeyler sunmalısınız, bu mudur yani onca paraya, tecrübeye, kalifiye iş gücüne yaptığınız’ deme hakkı doğuyor insanda. ya peki türk filmlerinde durum böyle mi? sinema adına yalayıp yutmuş muyuz her şeyi ki?

eleştirileri medya gücü ve reklamlar ile susturmaya çalışmaktan çok ortadaki havuzdan bir şeyler öğrenmeye bakmaları lazım. ki bu zor bir şey değil. isteği sadece sinemada iyi türk filmi izleyebilmek olan nice insan için son derece haklı bir istektir bu.
babam ve oğlum gibi orta karar, başyapıt denmeyecek ama kalburüstü olduğu inkar edilmeyecek bir filmin 3 milyon gibi bir izleyici sayısına ulaşmasına sevinçten çıldıran insanlar görmek sanırım türk sinemasında kaliteli bir işle karşılaşıldığında ne yapacağını bilememe durumunu doğru bir biçimde açıklıyor...

bu şaşkınlık bazen insanlarda yanlış biçimlerde de kendini gösterebiliyor... sinemada daha önce son derece zayıf işlere imza atmış yılmaz erdoğan'ın "organize işler"de bir iki kamera numarasına (ki bu da uğur içbak'ın başarısıdır) kapılıp "kendi başyapıtını verdi" yorumlarına gidilmesi ya da "anlat istanbul"un epizodik anlatımına "aaa bu ne ola ki?" mantığıyla yaklaşıp ayakta alkışlayan zihniyetin tavrı bu duruma örnek teşkil edebilir...

fakat kötü iş-iyi iş mantığının gerçekliği de doğrudur... zaten insanların -vizyona girdiği dönemi hatırlarsak- babam ve oğlum'un keloğlan’ı gişede ezmesi sonucu coşması da bu farklılıktan kaynaklanıyordu bana kalırsa...

nedense son zamanlarda türk izleyicisinin kendi ülkesine ait yapımlara olan bakışında artık daha seçici davrandığına inanıyordum ki tam (bkz. keloğlan'ın batması, organize işler'in yeterince ekmek yiyememesi...) kurtlar vadisi su koyverdi... vizyondayken seyirci rekorları kırması ve filmin hedef kitlesinin ürünü (!) yere göğe sığdıramaması bu saf ve temiz inancıma balta vurdu...

netice itibariyle türkiye'de sektörel bir sorun olduğunu iddia edebiliriz... yani aslında büyük yapım şirketlerinin geniş kitle ürünlerinin getirdiği paranın bir kısmıyla küçük, kendi halinde, bağımsız işleri desteklemesi gerekir... örneğin 20th century fox gibi bir şirketin "legally blonde"la gişeyi sallarken kendi içinde kurduğu fox searchlight'la "sideways", "garden state" gibi işleri de desteklemesi gibi... tabii bunun için de türkiye'de de sadece sinema yapan yapım şirketlerinin kurulması gerekir yeniden... bir dönemin erler film’i gibi...

son olarak, sinemanın tabuları yıkmak ya da tabuları yaratmakta en önemli araçlardan biri olduğunu düşünürsek türkiye’de daha çok şey üstüne film çekilebileceğini fark edebiliriz. en basitinden bir de şu var; bir filmi seyretmeden ne kadar yorum yapılabilir. bizim bazı filmlerimiz, düşünün ki, seyretmeden bile yorum yapılabilecek kadar kötü…

Wednesday, January 4, 2012

Şakirtin Düşleri


Adam Mevlana kitabı okuyan kadına yaklaştı.
Gözlüklerini altından baktı, derin bir soğukkanlılıkla..
“Mevlana ve yeşertip bugünlere taşıdığı düşünce zulası hakkında iz süren derin ve vakur iz sürücülerden misiniz? Aslında böyle bir öngörü edinince Mevlana'nın zerk ettiği huşu konsantrasyonu ile uzun bir süre size bakıp nefesimin kesileceğini ve bu şekilde kaç saniye kalabileceğimi tahayyül ettim” dedi.

Kadın sessiz ve şaşkındı. Cevap bile veremedi.

“Diyeceksiniz ki sabah sabah bu laf ne? Ne yapayım; ’Ne olursan ol gel’ demiş, ben de size geldim.”

Böyle başladı her şey…

“Ne münasebet” dedi kadın.
“Ama elinizde Mevlana ve Şems” kitabı taşıyorsunuz dedi adam. “Bakışlarınızın işaret ettiği kitaba baktım. Farklı ve heyecan verici bir ufuk görme hayali kurdum. Tüm bunlara güzelliğinizin yarattığı optimist öngörü neden oldu. Kızıp laf edeceksiniz, bana değil güzelliğinize yapın bunu.”

Kadın “Hâyâ Allahım” dedi kısık bir sesle. “Hâyâ mı dediniz” dedi adam?

“Evet hâyâ lazım size biraz” dedi kadın, hafif bir tebessümle. 

Söylediği söz sert gibi dursa da söyleyişindeki tarzdan anlaşıldığına gore, az da olsa yumuşamıştı öfkesi.

“Hâyâ Mevlana” dedi adam. Ve ekledi: “Şimdi diyeceksiniz ki, “Kimsin yahu!? Tanımadığın bir kadını heyecanın yeldeğirmeni belliyorsun. Al git iktidarsız mızrağını.”

Diyeceksin ki “Benim için bir hiçsin. Ama mevlevi bir hiçlik, güzeldir. Sıfır malumat, sıfır ortak nokta. Ama şunu bilin ki, içi açılması için teşvik eden gizemli bir kutu gibisiniz.
Hiç cevap gelemezse 'hiçlik' doğasına uygun davranır elbette. Ama bir cevap gelirse, içini doldurup anlamsızlıktan kurtarabiliriz hiçliği."

Kadın dedi ki; “Ben inançsız biriyim. Bir şeylere inanmak için güçlü mazeretler peşindeyim. O nedenle Mevlana’nın umutsuzca eteklerindeyim.”

“Ne güzel” dedi erkek, "Ben de eteklerinizin dibindeyim. Oradan dökülecek taşların beklentisindeyim."
“Benim gibi düşük inancı olan bir insandan ne isteyebilirsiniz ki. İki çocuğu olan yalnız bir kadınım. Dengemi bozmayın. Benden size bir fayda yok.”


Kadın inançsızdı ama adam da inatçıydı.
“O düşük inanç bana yeter. Azla yetinecek denli istiyorum seni. sen biraz ister yeter ki! Benin inancım ikimize de yeter! Gerekirse 3. çocuğu yap beni, ama güzelliğinle emzir!”

Kadının kısıtlı tebessümü genişleyiverdi birden.
“Şunu bilin ki bayım, gülüyor olmam yelkenleri suya indirdiğim anlamına gelmez. Sadece komik olduğunuzu itiraf etmeliyim.”

“Ben de güzel olduğunuzu itiraf değil ilan etmeliyim” dedi adam. “Güzelliğini emip hazzın saflığını tatmak istiyorum, bembeyaz ve ak sütünden. Dudaklarından emmeliyim bu sonsuzluğu. Bana yetecektir oradaki inanç kırıntıları. Onları bana ver!”

Huşunun halüsinasyonuyla coşmuş cemaatçi şakirt gibi arsızca pilav yemek istiyorum. Dönersem bu yoldan kırılsın ulan kaşığım. 

Ol kara sevda!