Monday, June 28, 2010

The Royal Tenenbaums



Elliot Smith'ın muazzam "Needle in the hay" şarkısı eşliğinde Richie Tenenbaum bir feda ritüelindeymişcesine doğrar bileklerini. Bir ustura da bizim bileğimize vurur ve sahneyi kanatlandırır arşa doğru.



Bir de... Gwyneth Paltrow diğer kazma oyunculuklarının aksine bu filmde muazzamdır. Hele filmde öyle bir sigara içişi vardır ki izlerken parmaklarınız yanar. Ciğerleriniz tutuşur.


Siz Hepiniz Ben Tek

Çocukken kahramanlık kurumuna olan düşkünlüğümüzden olsa gerek, misal maç yaparken celallenip ortaya çıkardık. Azıcık da yeteneğiniz varsa coşar, "siz hepiniz ben tek" diyip çift kale maça koyulurduk. Aklınıza Bruce Lee'nin bir dolu adamla yaptığı kavgalar gelirdi. Tabii sadece bu kadar da değildi. Çocukken bizim apartmandaki arkadaşlarla bazı dönemlerde, televizyonda o sıralar popüler olan çizgi filmlerden esinlenilmiş gruplarım vardı mesela.. "Biz" şeklinde çıkardık bahçeye, meydan okurduk. Birincisi Thundercats [gol attıktan sonra yarım yamalak ingilizcemizle Thundercats'in jenerik müziğini çığlık çığlığa söylerdik], ikincisi de Süper Ninjalar [maç bitişi pizza yenirdi Leonardovari]. Ama tabii hiçbiri tek kişilik meydan okumanın, "siz hepiniz ben tek" tribinin asaletini yaşatmazdı bize. Sonra tabi Tsubasa çıktı, minnacık çocuklar "Akula vuruşu" yapabiliyor oldu ki tam o noktada mertlik bozuldu.

Ah çocukluk, hesapsız çömezlik, neredesin?

Sunday, June 27, 2010

Bir İntiharın İki Yüzü


Hikaye: Zafer İlbars
İllüstrasyon: Ayşe Kongur

Tuesday, June 22, 2010

Sporun ve sporcunun dostu Fıratpen sunar!

Bazı maçlardan evvel ekrana gelen, sponsor firma Fıratpen’in kullandığı slogandır bu. Külliyen yalan kardeşim. Ne zaman görsem “hadi ordan” derim, aradaki “a” harfini yutarak… Ne markaymış beee, sporcunun dostuymuş, hadi ya! Maçtan önce adamlara masaj mı yapıyorsunuz nedir, anlamadım gitti.

Sunday, June 13, 2010

George Schmid'e Ağıt

George penceremden atladı. Sırtında 666 şeklinde bir pençe. George kendi cenazesinden kaçıyordu.
Evim yol ayrımındaydı...
Birçok şeyin…

George dedi ki:
"Beni sakla!"

Sonra yalpaladı...
Takatsizdi. Düştü düşecekti.
Öldü ölecekti...

Yapacak bir şey yoktu.
Evim kanalın dibindeydi.
Sıçanlar dolduruyordu seyrini akvaryumumun.
Hava ılıman sıcaktı.
Azgın bir tavşan Alice’in deliğine dalmıştı, kırmızı başlıklı kızın ninesi torununa içindeki kurtları döküyordu.
George can çekişiyordu.
Gerçekten yapacak bir şey yoktu.

Hava soğuyordu.
Şeytan yaklaşıyordu, hissediyordum.
Pençesini atacaktı, solak ve uğursuz iştahıyla...

"Hayatında hiç birini öldürdün mü?" diye sordu George.
Bir kadını bile öldürmedim" dedim şimdiye kadar.
Bir kadını bile öldürmeyen kimi öldürebilir ki?

George çıkardı cebinden İsviçre çakısını.
Verdi güçlükle...

Öldürmemi emretti.
Aklım yol ayrımındaydı...
Birini öldürmenin keyfini düşünüyordum.

Ama George’du bu.
Alemlerin eğlenceli piçi.
Sersem sikin sıkı mahsulü...
Aldım elime çakıyı.
Delik deşik ettim George'un vücudunu.
Aradan 13 uğursuz saniye geçti.
Ölü George ve ben..
George yüzünde gülümsemeyle öldü.

Şeytan geldi öfkeyle, ateşli bir sabırsızlık ve ter içinde.
Ama o da ne?
Ters giymişti pabuçlarını…

Ne adammışım ben be!

Susama, susadıkça bira sana gelecek!


Biranın su gibi aktığı bi gece. Bremen’deyiz (Almanlar iyidir, severim..) Arkadaşı da zorla ikna etmişim. Han sarhoş hancı sarhoş. Gözyaşı bezlerinin anüsünde olduğu her halinden belli bir grubuz. Efkarımız birikmiş, sığmıyor içimize. Bir yarışın içindeyiz. Kim daha çok içerse, gövdesinde Maaşallah yazılı Alman güzelle yukarıda bir gece geçirecek. Vay anasını.. İç iç, tuvalete git. Uzaktan hoş geliyor hatunun sesi. Biçerdöver bakışlarıyla kesiyor bizi. Tam karşımızda çifte minareli. Işıl ışıl bir köy gibi parlıyor, çok az haneli...

Ben kaçıncıyı içmişim bilmiyorum. Yıllarca İzmir Basmane'de tekel biranesinde (hani şu Borsa’nın karşısında olan) Orhan Gencebay takviyeli biraları içmişim ya.. Ondan olacak bu şaşırtıcı dayanıklılık. İçtikçe tuğlalar taşıyorum yalnız, ağır mı ağır. Bir çeviriyorum kelleyi, bir de ne göreyim kalmışız 3-5 kişi. Bremen'in mızıkacıları yok ama mızıkçılarıyla dolu ortalık. Susayan hani bira içiyordu birader burada? Sahi, nerede lan bu almanlar? Eksilmişler, göbeklerinden tuş olmuş zavallılar. Severdim ben onları oysa! Bir de bakmışım bunları düşünürken kalmışız iki kişi. Birisi ben, birisi Moliere Hilmi. Tiyatrocudur bu, rol yapar sanıyorum ama sağlam içiyor. Kadın bize yaklaşıyor. Sarı saçlı, mavi sütyenli, mavi donlu. Masmavi don... Ahh dona bakıyorum dona kalıyorum. Zira donda bir çıkıntı mevzu bahis. O ne lan Hilmi? Bizde de var ondan?!

Hilmi bana bakıyor ben Hilmi’ye. Bu bir travesti aman yarabbi? Biralar oluyor o an Bremen yeşili. "Susama olm susama. Susadıkça bira sana gelecek!" diyorum içimden. Kafa da iyi olmuş. Temmuzun yirmisi, günlerden perşembe. Hilmi de farkında olayın. Birden boz bulanık oluyor bardaklar. Ah almanya, acı vatan!

Bakıp anlıyor tabi führer kılıklı organizatör ağabeyler. Penaltı atışlarına geçer gibi koyuyorlar önümüze birer tombul bardak. Köpüklere bakıyorum, boğulacak gibi oluyorum. Ter damlıyor alnımdan. Hilmi yerde. Biliyorum rol yapıyor ibne. Ah hiç şansım yok. Yok hiçbir çare. Üst kata doğru 1,5 erkek, kol kola marş marş!

Oysa ben Almanları seviyordum.
Son kadehimi Enver Paşa’nın şerefine kaldırıyorum.

31 numaralı formasıyla Jaap Stam


2007 yılında futbolu bırakan Hollandalı defans oyuncusu Jaap Stam, Lazio'da dört yıl boyunca 31 numaralı formayı giydi. Takımının başarısı için 'elinden geleni' yaptı!

Engellenemez bir aşkın biricik şahidiyim!


Kafasında seksenlerden kalma retro Blendax saç bandıyla dolaşan Yaser ağabey, ağlamayı 'adet' haline getiren salya sümük komşu kadına Carrefour'da indirimli olarak satılan Orkid Maxi Normal armağan etti.

Bu tedbir kadının kanayan aşk yarasına iyi geldi, Yaser ağabeye teşekkürlerini iletti.

Aralarında oluşan elektrik karşı konulmaz şekilde ilerliyor. Yaser ağabey, komşu kadının iş yerine çiçekçiye özenle hazırlattığı güzel bir Orkid buketi gönderdi. Bu işin sonu nereye varacak, merak ediyorum.

Kedi milleti!


Fare ölülerini sahibinin kapısına bırakan bir kedi vardı. Toraman cinsinden. Belki çok marjinal bir örnek. Yani bir kedinin hayatı boyunca kaç fare yakaladığına dair bir istatistik yok. Bu otomatikman kelleden sallama özgürlüğü getiriyor bana, biliyorum. Ama öyle değil!

Kırsal bir periferi coğrafyasında yaşamaya başlamış olan ve adının Kirazpınar olduğunu hatırladığım bir köyde öğretmenlik yapan arkadaşımın kedisi, bu olayın başkahramanıydı. O sıralarda fareler, köylülerin tahıl ambarlarını talan ediyorlardı. Bu kedi -adı sanırım Pasaklı idi-, sahibiyle nankörlüğün esamesi okunmayacak çok duru ve samimi bir "kedi-sahip" ilişkisine girmişti. Arkadaşım hafta sonları köyün bağlı bulunduğu Balıkesir şehrinin merkezine gidip en güzel mamaları alıyordu pasaklıya. Pek arkadaşı olmadığı için, kedi ve çanak antenli televizyonuyla olan ilişkisinin sınırlarını bir hayli geliştirmişti. Hal böyle olunca, aslında köpeklere mal edilen o "koşulsuz ve kayıtsız bağlılık ve sadakat" kuralının bir istisnası oluvermişti Pasaklı.

Hayvan, bağlılığının bir göstergesi olarak neredeyse her gün bir fare avlıyor, daha sonra arkadaşımın kapısının önüne bırakıp onun gelmesini bekliyordu. Arkadaşım Stephen King öykülerini anımsatan bu durum karşısında önceleri biraz rahatsız olsa da, kedisinin bu davranışına zamanla alışmış görünüyordu. Şaşarak şahit olduğum durum; kedilere evcil ve insani hasletleri kazandıran insanların, hayvanların vahşi yaşam koşullarına bu minyatür örnekte olduğu gibi uyum sağlayarak biraz da onların dünyasından hayata bakabilmesiydi. Empatinin en marjinal haline verilecek şahane bir örnekti bu.

Zamanında rüyalarıma bile girmiş olan bu bağlılık öyküsü, kedilere olan gizemli bakışımı artırsa da asla ve asla evime bir kedi alamama kararımı daha da güçlendirdi. Bu hayvanların tüm diğer hayvanlardan daha paranormal algıları var ve hayatım bir kedinin yaratacağı sürprizleri kaldıramayacak kadar bana aiti. 9 can jokeri ve her zaman üzerine düşülen 4 ayak onların olsun. Bana bir can ve iki ayak yetiyor.

Bela Lugosi is dead!


Bu adam sinema tarihinin en dramatik Dracula'sıdır. Hiçbir Dracula onun kadar dramatik olamaz. Zira kendisi bu rolle özdeşleşmiştir. onu öğrenmek ve tanımak için bir kısa yol: Filmin adı; Ed Wood`, yönetmen Tim Burton...

Bu adam bir junkie'dir. Sinema tarihinin en dramatik hayat öykülerinden birine sahiptir. Dönemin bir diğer Dracula'sı Boris karloff kendisinin rakibidir. Ama bence Karloff, Lugosi kadar çok boyutlu bir efsane değildir. Lugosi Macar asıllıdır ve Transilyanya'ya coğrafi olarak yakınlığından mıdır nedir, sürekli Dracula ve benzeri rollerde oynar. Ancak o dönem başlayan komünist avı kendisini de hedef alacaktır. Artık kimse bu adama rol vermez. Uyuşturucuya verir kendini. Ölümsüz olduğuna inanır belki de. Trajik bir Dracula yanılsaması, acı...

Lugosi bir gün Ed Wood'la tanışır. Unutulmuş ve hastadır. Sinema tarihinin en talihsiz, en başarısız ama en kült yönetmenlerinden biri olan Ed Wood, onu akla ziyan filmlerinde oynatmaya başlar. Bir filmin çekimleri sırasında Lugosi rahatsızlanır ve ölür. Açlık, sefalet ve uyuşturucu krizleri içinde... Yıllar sonra Bauhaus, B movie’lerin bu unutulmaz oyuncusuna 12 dakikalık bir saygı duruşunda bulunur, “Bela Lugosi is Dead adlı şarkısıyla.. Tabutunda uyumaktadır herhalde huzurla. Eller kenetli, yüzünde bir tebessüm ve üzerinden hiç çıkarmadığı o Dracula kıyafetiyle.

Ruhdeşen'in Maceraları











O.Ç.: Ne zaman bir maç izlesem, annelere dair edilen küfürlerden sonra ağlamaya başlıyorum

Ruhdeşen: Annenize dair bir kompleks oluşmuş sizde. Anneye özgü unsurların hipertrofisi bunlar.

O.Ç. : Evet doktor bey, biliyor muydunuz ben bir orospu çocuğuyum. Gerçek anlamda yani, benzetme değil.

Ruhdeşen: Valla bu kadar yıldır iniyorum bilinçaltına, ben böyle bi durum görmedim!

O.Ç. : Evet. hadi bana yardım et.

Ruhdeşen: Sus, seni orospu çocuğu!


Zatoichi Kitano!

Zatoichi, bence bir çıkıkçıdan çok Japon katlama sanatı ustası gibidir. Kitano'nun filminden söz ediyorum. Tabii buradaki katlama, adam öldürme yeteneği anlamına geliyor. Kitano'nun hiç boş filmi yok neredeyse. Ve bu adam, hayatını Japon televizyonlarına garip programlar yaparak kazanıyor. Bütün vakti onun olsa daha neler yapacak kim bilir?

Zor bir oyunda son leveli atlarken kaybetmek

Gözlerini iyice aç, terini sil ve farkına var. Şimdi sana, bir oyundan yola çıkıp, onu bahane edip birikmiş bütün ruhsal irinimi akıtacağım. Bu ne müthiş bir konfor!

Sürekli bir kovalamacadasın… ya da sürekli bir kovalamacasın.Aakışın içinde, hiç vazgeçmeden savaşıyorsun. Koyduğun hedefler sadece bir "level" önündeyken asla vazgeçmeyeceksin. Motivasyonuna hayranım. Devam et. Labirentin bir yerinde, bir sonraki kapıyı açtığında karşına ne çıkacağını bilmiyorsun. Ama buraya kadar iyi geldin. Ötesi neden olmasın? Sağdan ya da soldan... Aşağıdan ya da yukarıdan. Hayatın sana getirdikleri ne zaman, nereden karşına çıkacak? Daima hazırsın. Tetiktesin. Son leveli atladığında da seni bir ödül bekliyor. Bunca uğraşın sonunda sana verilecek ödül mutlu olmana yetecek mi? Ne sen, ne de başkası bunu şimdiden bilemez... Sadece bir canın var artık. Onu kaybettiğinde kaldığın yerden yeniden başlatıyorlar. Ama sokarım, yağma yok, hayat oyun değil ki tekrarı olsun, becereceksen bir kerede becermelisin. Yağma yok! Ah çok ciddi oldu, sert olmalı:"Seni sersem sikin mahsulü seni, becermek zorundasın işte. o kadar!"...

Asırlardır oynanan bu oyun, mükemmel bir tasarıma sahip, hayran olduğun... Ayarları çok önceden yapılmış. Sen sadece oyunun içinde öyle buldun kendini. Bitirene kadar da içinde kalacaksın. Son leveldesin. Sık dişini. Son level sürprizlerle dolu, Çetrefilli. İşte yandın, ah beceremedin. Hayır, hayır, hayır… Kesinlikle hayır. Bunu anlatmak için destansı bir paragrafa gerek yok. O kadar sıradan bir şey ki bu kaybediş, geçiyorken uğradım der gibi söylüyorum: “Bu zor oyunda, son leveli atlarken kaybettin”.

Hayat acımasız bir kara alaycı, öyle değil mi? "Bu kadarı da yeter" deyip isyan etmenin anlamı yok. Bunca savaşın içindeyken , aklına düşmüyor değil bazı sorular. Hele bir tanesi var ki hiç cevaplayamıyorsun: "Oyun bitti, şimdi n'olacak?"

Peki, yeniden oyna. Kusursuz değiliz zaten hiçbirimiz. Ben irinimi akıttım. Meydan senin. Hoşçakal.

Benim Cinema Paradiso'm!

80'ler sonunda yavaş yavaş kadınları, onların şahane kıvrımlarını dışardan, utanarak keşfettiğim günlerdi. Ergenliğin ilk basamakları... Üzerimde taşra sıkıntısı, yer Balıkesir. Her şehirde bir Emek sineması vardır ya... Orada da vardı (sevgiyle anarım buradan).

Bitmeyen "3 film birden" kıyakları, Aydemir akbaş-Zerrin Egeliler filmleri, birkaç da yabancı film. Çok cömert olmasa da açık saçık, yine de heyecanlı. Bacak kadar veletken amcam şehre ziyarete gelmiş. Onu dolaştıracağım. Amma velakin bu seks filmi merakı bir mesai disipliniyle yerine getirmem gereken bir ergen ritüeli olmuş çıkmış. Adamcağızı şehirde birkaç tur attırdıktan sonra ekmem gerekiyor.

Şehrin merkezinde bulunan, yorgun akrep ve yelkovanıyla yıllardır durmadan çalışan vefakar saat kulesine bakıyorum. Filme kalmış 15 dakika... Amcama şu an aklıma gelmeyen bir bahane uyduruyorum; nasıl bir şeydi bilmem ama, adam "peki" diyor… "Git yeğenim."

Yeğen alıp başını gidiyor, üç filmin koynuna bırakıyor kendini... Donlu Türk erotik filmleri, bozuk görüntülü, çamur gibi. Sağ çaprazımda ağlayarak bir adam 31 çekiyor. Perdede şehvani duruşlu Zerrin Egeliler. Ben adama bakıyorum, dehşet içindeyim. Zerrin Egeliler ve Aydemir Akbaş garip bir bedensel düette. Büyüyünce bildik, anladık tabii bu filmlerin nasıl ucuz cinsellikle dolu olduğunu. Ama diyorum ya, ergenliğin ısınma turları. Taşrada bunu bulmak bile mucize. Üstelik 3 film dostlar, fena mı ha? Neyse, adam masturbasyon yapmakta. Köhne sandalyeler sallanmakta. “Vay anasını” diye düşünüyorum şimdi, yıllar sonra... Gerçekten bir erotik film izleyici komünü oluşmuştu sanki orada. Kalbi ve libidosu kırık bir yığın insan, hiç yadırgamadan bu masturbasyon olaylarını takılıyorlardı. Ne kadar marazi bir samimiyet.


Hatta bu travmatik günahtan arınmak için büyüyünce sanat filmine bile gittim. Filmlerden biri, Charles Bukowski ile ilgiliydi. Adı ise, "Sıradan Delilik Öyküleri"... Bir sinemada değil, festival kılıklı organizasyonda gösteriliyordu. Adamlar Bukowski'yi tam bir beatnik yapmışlardı. Freud'cu amca Marco Ferreri yönetiyordu filmi. Ben sevmedim. Şairleri sevmem zaten. Perdedeyken daha bir çekilmez oluyorlar. Ben Gazzara oynuyordu Bukowski'yi. Dedim ki kendi kendime:"Şairlerden uzak öleyim lüffen. mavi donlu Aydemir Akbaş bile daha sahici"... Şair şarabı dikiyor, atom bombasıyla ilgili bir şiir okuyor. Esnemek bir hak bu durumda. Ama film az bulunan türden. Değerliymiş, izlenmeliymiş. “Sahnede o değerli hiçliklerini fısıldayan şairler görmek istemiyorum” dedim kendi kendime, dünyamdan uzak olsunlar. İçinde okunamaz, yalan dolu şiirler barındıran bir şiir dergisi de çıkmasın artık posta kutumdan.

Sinemadan girdim şaraptan çıktım. Sakat bir durum. Şehvetten evimin badanalarının döküldüğü bir film izlemiştim bir de. Onu hiç anlatmayayım. Yeter. Çok fazla. Finiş.

Selam olsun sana ey kudretli Alexander Borodin


Senfoni Orkestrası konserindeydik. Evet, evet,evet! İstanbul Senfoni Orkestrası'nın çaldığı ve Alexander Borodin’in yazarken yedi yılına mal olan "2 numaralı Borodin Senfonisi"ni izlemeye gittik. Yanımdaki oturan o parfüm bulutlarıyla yüklü arkadaşı eleştirmek istiyorum izninizle. Kendisini oraya getiren bayan arkadaşının yanında karizmasını zedelememek için sıkılmıyormuş ve memnunlarmış gibi numara yaptı. Gözlerimle gördüm; bir karikatür gibiydi. Senfoni dinlemeye gidip sıkılan ama bunu belli etmemek için deli gibi çabalayan insanlardan bahsedilirdi, inanmazdım. Artık inanıyorum.

Eminim; bir yandan da sahnedeki senfoniyi izlerken (dinlerken lafını özellikle kullanmadım), gecenin bir vakti eve nasıl döneceklerini düşünüyordu. Aklından otobüs numaraları, taksi plakaları vb. geçiyordu ve boş gözleriyle ortamı piç ettiği gibi konseri de piç ediyordu. Zira konserden çok adama dikkat kesiliyordum. Oysa o prömiyer gecesi o 'dişi yanı koltukta' ben olmalıydım. En azından o heriften daha iyi rol yapabilir ve güzeller güzeli kadına “çıkışta işkembe salonuna gitmeye ne dersin” sorusunu yöneltip kendisinden esaslı bir fırça yiyebilirdim.

İyisi mi ordusu olmayan ülkenin hüzünlü grubu Sigur Ros’u dinleyip kendime geleyim.

Düzensiz Punk Türküsü

Ian Curtis çimdikledi kenevir tohumuna gark oldum, gark oldum, gark oldum aman/ Manchester’dan göçtüm bugün serbest junkie oldum, ihya oldum, ihya oldum aman/
Meskalin çekti canım, Sex Pistols’a kurban oldum, kurban oldum aman/
Düşünmedim şimdiyi, sonrayı, geleceği, geçmişi kanla çizdim masa üstünde beyazdan çizginin yolunu, yolunu, yolunu aman

...

Manchester yansa Ian Curtis’im yok içinde, Iggy Pop vardı bir de, her bakışı başka biçimde, biçimde, biçimde aman/
Geçen gün Vivienne Westwood bana yırtık kot giy dedi, giy dedi, giy dedi aman/
70 ekran Flat TV istedi, istedi, istedi aman/
Bu sürrealistler kanıma girdi düşünmedim breton’u, bunuel’i, endülüs’ün kuduz itini ben yoldan/ gönüllü çıktım, girdim joy division’ın dünyasına, sına, sına aman/

...

Manchester yansa Ian Curtis'im yok içinde, sekiz yüz intiharlık fantezi var, 23 yaşında, yaşında, yaşında aman/
Farzı mahal ben de Malcolm McLaren’im, hey gidi hey gidi, gidi gidi aman/
Hem punker'ım, hem post-rock'çıyım, hem maker’ım, yetemedim, yetemedim, yetemedim aman/
Velvet Goldmine Emek Sineması'nda alt yazısız oynuyormuş duymadım, duymadım aman/
Göremedim glam’ı, çıplak rock’ı, glitter rock’ı, gözlerim yaşardı Gaspor Noe damgalı Protect Me klibini görünce görünce aman

...

Manchester yansa Ian Curtis’im yok içinde, öldüğüne inanmıyorum, sanki hala Londra köprüsünde, sünde, sünde aman/
Londra yansa Sex Pistols’ım yok içinde, 100 metre koşucusu kaplumbağa olmak vardı hepsinin oksimoron düşünde, düşünde, düşünde aman.