Wednesday, May 4, 2016

BEN'E DAİR

5 çocuklu memur ekonomisiyle yaşayan bir ailenin son çocuğuyum. Benden önce doğan 3 kız ve 1 erkek çocuğu var. Annem ve babam, 3 kız çocuğunun ardından kadere bir kez daha
meydan okuyup  gıcırtılı yataklarında bir deneme daha gerçekleştirmişler ve abim doğmuş. Adını da imalı bir şekilde "Ender" koymuşlar. Çünkü bu kadar kızdan sonra doğacak olan erkek "ender
bulunacak bir şeymiş" onlar için. Tabii bu isim benzetmesini ben uyduruyorum. Neyse. Bu konuyu daha fazla uzatmayayım. 

Aradan koskoca 5 yıl geçmiş. Coca Cola, Yeni Harman sigarası, Beatles rüzgarı, Jethro Tull, hayatımın fon müziğini yapan Tom Waits'in sessiz sedasız çıkardığı ilk albümü olan "Closing Time", boğaz köprüsünün açılışı, Rick Wakeman, Peter Paul and Mary, ABBA, Simon&Garfunkel, Love Story, Joan Baez, 12 Mart, Punch Card'ların düşürülerek karışması, TRT, Murat 124, boykotlar, benzin ve yağ kuyrukları, Demirel ve Ecevit derken aradan 5 yıl geçmiş. Bir gece, bu kadar dert varken, annem ve babam açmışlar yine hedonizm musluğunu. Yatak odasının duvarında duran o kitsch ve hüzünlü ağlayan çocuk fotoğrafının altında ve açılmış Maltepe marka sigaranın yanında dört nala sevişirlerken, birden hatırlamışlar prezarvatifin ne kadar gerekli bir ihtiyaç olduğunu. Kullanmışlar kullanmasına da, sanırım kullandıkları marka kalitesizmiş ya da o gece bambaşka bir şey olmuş. Ben kondomun ince lastiğini inat edip delmişim ve onca sıkıntı içinde yaşamaya çalışan ailenin yeni bir ferdi olarak annemin jeotermal tesislerine konuk olmayı becermişim.  

Evet, hepimiz tesadüfün tohumlarıyız ve milyonlarca spermin arasından galip gelip hayata gözlerini açmak büyük bir şans. Ama işte, şartlar nedeniyle çok
sıkıntılı bir dönemde ortaya çıkmış bir hesapsız projeymişim. Demek istediğim şu:

"Markanın kalitesi, tahmin edemeyeceğiniz kadar hayati bir önem taşır."

Anlattığım gibi, doğarken de bu böyle olmuş. Tanrı bana bir şans vermiş. Ve insanın idrak etmek zorunda olduğu en önemli ve dramatik şey kazanmanın zor olduğu; kaybetmekse çok kolay. Bir kaybeden olmak iş değil, bunu herkes yapabilir. Neredeyse herkes yapıyor zaten. Onlardan biri olmak istemem.

Truman Capote’un sözünden yola çıkarak bu serbest yazıyı bitirmek isterim:”Bir gün yazarak yaratmaya başladım, kendimi soylu ve acımasız bir efendiye bir ömürlüğüne zincirlediğimi bilmeksizin… Tanrı size bir yetenek verdiğinde, yanında bir de kamçı verir; ve bu kamçı yalnızca kendi kendinizi kırbaçlamak içindir.”

Ben, kamçısını hiç yanından ayırmayanlardanım…


Saygılarımla...


Zafer İlbars



No comments: