Friday, January 13, 2012

simülasyon

hayat bir simulasyon, baudrillard tarafından teorize edilmiş.. hepimiz birer beta testeriz, tanrı oyunun kurucusu ve daha iyi bir yaşam için test olarak geldik. dünya da bug dolu bir yer zaten, tanrı bunları görüyor ve daha iyi bir dünya hazırlıyor bizler için, bir yerlerde...

ben duygular olmamış diyorum, fazla bug barındırıyor. duygularımızla oynayanlara da bug abuser deniliyor.

yıllar evvel bir depeche mode konserinde....

siyah bir şapka giymişti martin. kanatları bu sefer siyahtı.
ceket ve yelek de dave'in uzerinde idi. "it doesn't matter" bile çalındı üstteki playlistin dışına çıkıldı 1 kuple.
onun dışında konser başlamadan bir kız fenalık geçirdi. yolun öteki tarafındaki evin 2. katına 4 tane eleman çıkmıştı. balkondan seyrettiler koca konseri. para vermeden. ulaşım kolayca oldu. "parasıyla değil mi kardeşim"ci tipler vardı, kafalarına göre konserin yarısında falan çıkıp önümüzden geçtiler. bileti artık sadece parayla satmamak lazım. biletçi diyecek ki "mırıldan bakalım bir iki şarkı..."

...yapabilirse versinler!

Friday, January 6, 2012

Sanat için soyundum!


Sanat için soyundum...
Evet.. Koskocaman yatak odamızın gardrobunda, içine gömülü olduğu soyunma odasında koskocaman harflerle italik italik yazıyordu: Sanat için..

Belediye yıktı.
Artık rejim resmen tehlikedeydi (bence, bizce )...

sinemada türk filmi izleyebilmek


sinemada türk filmi izleyebilmek... aslında son derece normal bir eylem, tercih meselesi gibi duruyor. dalga bile geçilebilir, “ne olmuş yani, çok mu özel bir şey” diye. ama bundan yaklaşık on sene evvel sinemalarda yer bulan türk filmlerinin bir elin parmağını geçmediğini hatırlarsak, bugün geldiğimiz nokta önemlidir. bu kadar çok amerikan sineması yoğunluğunda ezilmiş türk sinemaseverler için herhalde sinemada türk filmi izleme şansı bir dönem hayalden öte değildi. hatta ilk kaliteli filmler sinemalarda belirmeye başladığında şaşkınlıklar yaşanıyordu. benim için sinemada türk filmi izlemenin "gerçekleşebilecek" bir aktivite olduğunu görmem eşkıya filmi ile olmuştur mesela. eşkıya’yı izleyip sinemadan çıktığımda filmden yaşadığım etkilenmenin yanı sıra bir başka etkilenme içindeydim... sinemada türk filmi izlemenin mutluluğu.


o zamandan bu zamana çok şey değişti. bir sürü türk filmi çekildi. ve eminim ki az da olsa film çekmek, tekniği kullanmak, iyi organizasyon ve pazarlamasını yapmak üstüne bir şeyler öğrenildi. hoş belki de yeşilçam'da zamanında öğrenilmiş, tecrübe edilmiş bir çok şey günümüz sinema sanatı bağlamında tekrardan öğrenildi. ama ilerleme olmadı mı? oldu tabi.

son döneme gelirsek eğer, sinema üstüne öğrenilmesi, tecrübe edilmesi gereken daha bir çok konu ve uzun bir yolumuzun olduğu bilindiği halde, ele geçeni tüketmek üstüne çalışmalar görüp durmaya başladık. ve sinema üstüne az çok bilgisi olan seyircilerin tepkileri artmaya başladı doğal olarak.

bizler de ilk zamanlar emeğe saygı üzerinden tamam diyorduk bir dahakine daha iyisi ile gelirler. ama gelenler gidenleri aratır olmaya başladı.

her şeyi çok hızlı öğrendiğini sanan bir millet olarak, sinema yapmayı da öğrendik sanıyoruz. bunu eleştirene de "sen daha iyisini yap o zaman" gibi mağara adamı bir şablon cevabımız var hazırda. onu yapıştırıyoruz hemen. olmuyor.

ayrıca türk filmlerini özellikle amerikan sineması ile karşılaştırma hatasına da düşülüyor. o adamları eleştiriyoruz çünkü sinemayı özellikle teknik olarak yiyip yutmuşlar. “o zaman bize çok daha iyi şeyler sunmalısınız, bu mudur yani onca paraya, tecrübeye, kalifiye iş gücüne yaptığınız’ deme hakkı doğuyor insanda. ya peki türk filmlerinde durum böyle mi? sinema adına yalayıp yutmuş muyuz her şeyi ki?

eleştirileri medya gücü ve reklamlar ile susturmaya çalışmaktan çok ortadaki havuzdan bir şeyler öğrenmeye bakmaları lazım. ki bu zor bir şey değil. isteği sadece sinemada iyi türk filmi izleyebilmek olan nice insan için son derece haklı bir istektir bu.
babam ve oğlum gibi orta karar, başyapıt denmeyecek ama kalburüstü olduğu inkar edilmeyecek bir filmin 3 milyon gibi bir izleyici sayısına ulaşmasına sevinçten çıldıran insanlar görmek sanırım türk sinemasında kaliteli bir işle karşılaşıldığında ne yapacağını bilememe durumunu doğru bir biçimde açıklıyor...

bu şaşkınlık bazen insanlarda yanlış biçimlerde de kendini gösterebiliyor... sinemada daha önce son derece zayıf işlere imza atmış yılmaz erdoğan'ın "organize işler"de bir iki kamera numarasına (ki bu da uğur içbak'ın başarısıdır) kapılıp "kendi başyapıtını verdi" yorumlarına gidilmesi ya da "anlat istanbul"un epizodik anlatımına "aaa bu ne ola ki?" mantığıyla yaklaşıp ayakta alkışlayan zihniyetin tavrı bu duruma örnek teşkil edebilir...

fakat kötü iş-iyi iş mantığının gerçekliği de doğrudur... zaten insanların -vizyona girdiği dönemi hatırlarsak- babam ve oğlum'un keloğlan’ı gişede ezmesi sonucu coşması da bu farklılıktan kaynaklanıyordu bana kalırsa...

nedense son zamanlarda türk izleyicisinin kendi ülkesine ait yapımlara olan bakışında artık daha seçici davrandığına inanıyordum ki tam (bkz. keloğlan'ın batması, organize işler'in yeterince ekmek yiyememesi...) kurtlar vadisi su koyverdi... vizyondayken seyirci rekorları kırması ve filmin hedef kitlesinin ürünü (!) yere göğe sığdıramaması bu saf ve temiz inancıma balta vurdu...

netice itibariyle türkiye'de sektörel bir sorun olduğunu iddia edebiliriz... yani aslında büyük yapım şirketlerinin geniş kitle ürünlerinin getirdiği paranın bir kısmıyla küçük, kendi halinde, bağımsız işleri desteklemesi gerekir... örneğin 20th century fox gibi bir şirketin "legally blonde"la gişeyi sallarken kendi içinde kurduğu fox searchlight'la "sideways", "garden state" gibi işleri de desteklemesi gibi... tabii bunun için de türkiye'de de sadece sinema yapan yapım şirketlerinin kurulması gerekir yeniden... bir dönemin erler film’i gibi...

son olarak, sinemanın tabuları yıkmak ya da tabuları yaratmakta en önemli araçlardan biri olduğunu düşünürsek türkiye’de daha çok şey üstüne film çekilebileceğini fark edebiliriz. en basitinden bir de şu var; bir filmi seyretmeden ne kadar yorum yapılabilir. bizim bazı filmlerimiz, düşünün ki, seyretmeden bile yorum yapılabilecek kadar kötü…

Wednesday, January 4, 2012

Şakirtin Düşleri


Adam Mevlana kitabı okuyan kadına yaklaştı.
Gözlüklerini altından baktı, derin bir soğukkanlılıkla..
“Mevlana ve yeşertip bugünlere taşıdığı düşünce zulası hakkında iz süren derin ve vakur iz sürücülerden misiniz? Aslında böyle bir öngörü edinince Mevlana'nın zerk ettiği huşu konsantrasyonu ile uzun bir süre size bakıp nefesimin kesileceğini ve bu şekilde kaç saniye kalabileceğimi tahayyül ettim” dedi.

Kadın sessiz ve şaşkındı. Cevap bile veremedi.

“Diyeceksiniz ki sabah sabah bu laf ne? Ne yapayım; ’Ne olursan ol gel’ demiş, ben de size geldim.”

Böyle başladı her şey…

“Ne münasebet” dedi kadın.
“Ama elinizde Mevlana ve Şems” kitabı taşıyorsunuz dedi adam. “Bakışlarınızın işaret ettiği kitaba baktım. Farklı ve heyecan verici bir ufuk görme hayali kurdum. Tüm bunlara güzelliğinizin yarattığı optimist öngörü neden oldu. Kızıp laf edeceksiniz, bana değil güzelliğinize yapın bunu.”

Kadın “Hâyâ Allahım” dedi kısık bir sesle. “Hâyâ mı dediniz” dedi adam?

“Evet hâyâ lazım size biraz” dedi kadın, hafif bir tebessümle. 

Söylediği söz sert gibi dursa da söyleyişindeki tarzdan anlaşıldığına gore, az da olsa yumuşamıştı öfkesi.

“Hâyâ Mevlana” dedi adam. Ve ekledi: “Şimdi diyeceksiniz ki, “Kimsin yahu!? Tanımadığın bir kadını heyecanın yeldeğirmeni belliyorsun. Al git iktidarsız mızrağını.”

Diyeceksin ki “Benim için bir hiçsin. Ama mevlevi bir hiçlik, güzeldir. Sıfır malumat, sıfır ortak nokta. Ama şunu bilin ki, içi açılması için teşvik eden gizemli bir kutu gibisiniz.
Hiç cevap gelemezse 'hiçlik' doğasına uygun davranır elbette. Ama bir cevap gelirse, içini doldurup anlamsızlıktan kurtarabiliriz hiçliği."

Kadın dedi ki; “Ben inançsız biriyim. Bir şeylere inanmak için güçlü mazeretler peşindeyim. O nedenle Mevlana’nın umutsuzca eteklerindeyim.”

“Ne güzel” dedi erkek, "Ben de eteklerinizin dibindeyim. Oradan dökülecek taşların beklentisindeyim."
“Benim gibi düşük inancı olan bir insandan ne isteyebilirsiniz ki. İki çocuğu olan yalnız bir kadınım. Dengemi bozmayın. Benden size bir fayda yok.”


Kadın inançsızdı ama adam da inatçıydı.
“O düşük inanç bana yeter. Azla yetinecek denli istiyorum seni. sen biraz ister yeter ki! Benin inancım ikimize de yeter! Gerekirse 3. çocuğu yap beni, ama güzelliğinle emzir!”

Kadının kısıtlı tebessümü genişleyiverdi birden.
“Şunu bilin ki bayım, gülüyor olmam yelkenleri suya indirdiğim anlamına gelmez. Sadece komik olduğunuzu itiraf etmeliyim.”

“Ben de güzel olduğunuzu itiraf değil ilan etmeliyim” dedi adam. “Güzelliğini emip hazzın saflığını tatmak istiyorum, bembeyaz ve ak sütünden. Dudaklarından emmeliyim bu sonsuzluğu. Bana yetecektir oradaki inanç kırıntıları. Onları bana ver!”

Huşunun halüsinasyonuyla coşmuş cemaatçi şakirt gibi arsızca pilav yemek istiyorum. Dönersem bu yoldan kırılsın ulan kaşığım. 

Ol kara sevda!