Friday, January 6, 2012

sinemada türk filmi izleyebilmek


sinemada türk filmi izleyebilmek... aslında son derece normal bir eylem, tercih meselesi gibi duruyor. dalga bile geçilebilir, “ne olmuş yani, çok mu özel bir şey” diye. ama bundan yaklaşık on sene evvel sinemalarda yer bulan türk filmlerinin bir elin parmağını geçmediğini hatırlarsak, bugün geldiğimiz nokta önemlidir. bu kadar çok amerikan sineması yoğunluğunda ezilmiş türk sinemaseverler için herhalde sinemada türk filmi izleme şansı bir dönem hayalden öte değildi. hatta ilk kaliteli filmler sinemalarda belirmeye başladığında şaşkınlıklar yaşanıyordu. benim için sinemada türk filmi izlemenin "gerçekleşebilecek" bir aktivite olduğunu görmem eşkıya filmi ile olmuştur mesela. eşkıya’yı izleyip sinemadan çıktığımda filmden yaşadığım etkilenmenin yanı sıra bir başka etkilenme içindeydim... sinemada türk filmi izlemenin mutluluğu.


o zamandan bu zamana çok şey değişti. bir sürü türk filmi çekildi. ve eminim ki az da olsa film çekmek, tekniği kullanmak, iyi organizasyon ve pazarlamasını yapmak üstüne bir şeyler öğrenildi. hoş belki de yeşilçam'da zamanında öğrenilmiş, tecrübe edilmiş bir çok şey günümüz sinema sanatı bağlamında tekrardan öğrenildi. ama ilerleme olmadı mı? oldu tabi.

son döneme gelirsek eğer, sinema üstüne öğrenilmesi, tecrübe edilmesi gereken daha bir çok konu ve uzun bir yolumuzun olduğu bilindiği halde, ele geçeni tüketmek üstüne çalışmalar görüp durmaya başladık. ve sinema üstüne az çok bilgisi olan seyircilerin tepkileri artmaya başladı doğal olarak.

bizler de ilk zamanlar emeğe saygı üzerinden tamam diyorduk bir dahakine daha iyisi ile gelirler. ama gelenler gidenleri aratır olmaya başladı.

her şeyi çok hızlı öğrendiğini sanan bir millet olarak, sinema yapmayı da öğrendik sanıyoruz. bunu eleştirene de "sen daha iyisini yap o zaman" gibi mağara adamı bir şablon cevabımız var hazırda. onu yapıştırıyoruz hemen. olmuyor.

ayrıca türk filmlerini özellikle amerikan sineması ile karşılaştırma hatasına da düşülüyor. o adamları eleştiriyoruz çünkü sinemayı özellikle teknik olarak yiyip yutmuşlar. “o zaman bize çok daha iyi şeyler sunmalısınız, bu mudur yani onca paraya, tecrübeye, kalifiye iş gücüne yaptığınız’ deme hakkı doğuyor insanda. ya peki türk filmlerinde durum böyle mi? sinema adına yalayıp yutmuş muyuz her şeyi ki?

eleştirileri medya gücü ve reklamlar ile susturmaya çalışmaktan çok ortadaki havuzdan bir şeyler öğrenmeye bakmaları lazım. ki bu zor bir şey değil. isteği sadece sinemada iyi türk filmi izleyebilmek olan nice insan için son derece haklı bir istektir bu.
babam ve oğlum gibi orta karar, başyapıt denmeyecek ama kalburüstü olduğu inkar edilmeyecek bir filmin 3 milyon gibi bir izleyici sayısına ulaşmasına sevinçten çıldıran insanlar görmek sanırım türk sinemasında kaliteli bir işle karşılaşıldığında ne yapacağını bilememe durumunu doğru bir biçimde açıklıyor...

bu şaşkınlık bazen insanlarda yanlış biçimlerde de kendini gösterebiliyor... sinemada daha önce son derece zayıf işlere imza atmış yılmaz erdoğan'ın "organize işler"de bir iki kamera numarasına (ki bu da uğur içbak'ın başarısıdır) kapılıp "kendi başyapıtını verdi" yorumlarına gidilmesi ya da "anlat istanbul"un epizodik anlatımına "aaa bu ne ola ki?" mantığıyla yaklaşıp ayakta alkışlayan zihniyetin tavrı bu duruma örnek teşkil edebilir...

fakat kötü iş-iyi iş mantığının gerçekliği de doğrudur... zaten insanların -vizyona girdiği dönemi hatırlarsak- babam ve oğlum'un keloğlan’ı gişede ezmesi sonucu coşması da bu farklılıktan kaynaklanıyordu bana kalırsa...

nedense son zamanlarda türk izleyicisinin kendi ülkesine ait yapımlara olan bakışında artık daha seçici davrandığına inanıyordum ki tam (bkz. keloğlan'ın batması, organize işler'in yeterince ekmek yiyememesi...) kurtlar vadisi su koyverdi... vizyondayken seyirci rekorları kırması ve filmin hedef kitlesinin ürünü (!) yere göğe sığdıramaması bu saf ve temiz inancıma balta vurdu...

netice itibariyle türkiye'de sektörel bir sorun olduğunu iddia edebiliriz... yani aslında büyük yapım şirketlerinin geniş kitle ürünlerinin getirdiği paranın bir kısmıyla küçük, kendi halinde, bağımsız işleri desteklemesi gerekir... örneğin 20th century fox gibi bir şirketin "legally blonde"la gişeyi sallarken kendi içinde kurduğu fox searchlight'la "sideways", "garden state" gibi işleri de desteklemesi gibi... tabii bunun için de türkiye'de de sadece sinema yapan yapım şirketlerinin kurulması gerekir yeniden... bir dönemin erler film’i gibi...

son olarak, sinemanın tabuları yıkmak ya da tabuları yaratmakta en önemli araçlardan biri olduğunu düşünürsek türkiye’de daha çok şey üstüne film çekilebileceğini fark edebiliriz. en basitinden bir de şu var; bir filmi seyretmeden ne kadar yorum yapılabilir. bizim bazı filmlerimiz, düşünün ki, seyretmeden bile yorum yapılabilecek kadar kötü…

No comments: