Thursday, March 29, 2007

marco ferreri'nin storie di ordinaria follia filmi üzerine (sıradan delilik öyküleri)


sıradan delilik öyküleri… yıllar önce büyük bir beklentiyle izlediğim ve kitabın hakkını vermediğini düşündüğüm için beni hayal kırıklığına uğratan bir filmdi. beni çok üzdü marco ferreri, kendinden hesap sorulacak kadar. ve yola çıkmaya karar verdim. bir süre sonra venedik'e ulaştım.

venedik'teydim ve babamın en büyük günahıydım.

sandaldaydım ve işi bitirmek için sabırsızdım.. cüzdanım kısa bir süreliğine cebimdeydi. yanında da acımasız bir 45’lik. profesyonel bir hırsız, elini cebime atmadan once işimi bitirmeliydim... çok geçmeden marco ferreri’yi nihayet gördüm. her zaman oturduğunu öğrendiğim kafedeydi. güneş gözlükleri inanılmaz kitsch görünüyordu.. yarısı bitmiş bir lucky strike çatlak dudaklarında...

venedik'teydim ve babamın en büyük günahıydım.

yanına gidip kızmak istiyordum ferreri amcaya.. o filmde oynamamalıydı ben gazzara.
hele ornella mutti... hiç olmamış. önündeki şarabı aldım ferreri’nin. okkalı bir yudum çektim..
bana dedi ki:
"geleceğini biliyordum evlat,
bir gün geleceğini biliyordum.."
büyük gün gelmişti işte..
güldü, ıslaktı dudakları. sahici şarap ıslaklığı...

biraz daha şarapla doldurdum karaciğerimi, amcanın bir bildiği vardır diyerek.. içime aktı ateş, ferreri hiç bozmuyordu istifini.. gözlüklerini münasebetsizce kaldırıp baktım gerçek olmayan kahverengi gözlerine. perdeyi hafifçe aralayıp dışarı bakar gibi... bakışsız gözleri, gelip geçen bezgin venedik ahalisini süzdü. bana bakmadan...

hırpani insanlar şu venedikliler.
mağrip othello’nun kıskanç kalesinde, buzlu kolalarını yudumluyorlardı. pasaklı ve frapan görünüyorlardı... tabelası kendinden büyük dükkanlar.. gösteriş düşkünü şu italyanlar.. ferreri’nin gözlüklerini taktım geri, konuyu değiştirmemeliydi gözleri..
"geleceğini biliyordum evlat"dedi yine.
“bir gün geleceğini biliyordum"...

freudyen burnunu sildi, çükünün son damlasını donuna akıtmamaya çalışan bir entelektüel gibi. doğru günü seçip seçmediğimden emin değildim aslında. tek istediğim sıradan bir hesap sormaydı..

venedik'teydim ve babamın en büyük günahıydım...

eşit şartlardan uzak, çok haksız bir karşılaşmaydı bizimki.
ama kaderde vardı bu. kamuya mal olmuş insanlar, hele dünya çapındaysalar her şeye hazırlıklı ve razı olmalılar. john lennon iyi bilir bunu. mezarına gidip bir sorun. sessiz bir fısıltıyla verecektir size doğru cevabı.

birden alnındaki çizgiler esnedi marco amcanın. gözlüklerinin ardından baktı bana. o bir şey demeden ben; susturucu, kısa ve gereksiz de olsa bir şey söylemeliydim.
"sorun hikayeyi nasıl çekip çekmediğin bile değil aslında. sorun adam gibi okuyup okumaman öyküyü.”

sustum sonra..
o da sustu..
meydandaki güvercinler kanat çırptı hızla.

aslında düşünüyorum da, öykü de o kadar sıradan değildi. sadece adı sıradandı. sıradan olsaydı, zaten filme çekilmezdi. filmde alttan alta anlatıldığı gibi; nefret ediyorum ben de ahlaktan, tamam... cass boynunu kestiğinde ve vajinasına çengelli iğneyi iliştirdiğinde başım dönmedi, çok da etkilenmedim. ornella mutti hiç benzemiyordu çünkü, kasabanın en güzel kızı'na. ikna edici değildi. cass değil, ornella mutti olarak oradaydı, yüzde yüz. ama marco amca, yanlış anlamışsın okuyucu ve izleyici iyimserliğimi. üstlerinden bir yerlerden martılar uçuşurken, yorgun beatnik charles serking'e atom bombası şiiri okutmak da nereden çıkmıştı? gereksiz laflar ediyorum belki, sıkıcı ve uzun... senin filmin de öyle olmuş ama: “gereksiz, sıkıcı ve uzun laflarla dolu”..

henry miller, insanların hakkında ne düşündüğünü önemsemeyerek hayatını on yıl uzattı. tom waits, ilk sahne deneyimlerinden birinde tüm takım elbiseli adamları kan emici olmakla suçlayıp gece kulübünden kovdu. charles bukowski doktorları dinlemeyerek hayatını 20 yıl uzattı. richard brautigan, o kadar yüceltti ki yalnızlığını, cesedi öldükten haftalar sonra bulunabildi (o kadar muhteşem bi yalnızlıktı). boris vian, sinemada kendi hikayesinden uyarlanan filmi izlerken kalp krizi geçirerek öldü. ferhan şensoy, gündeste yetmedi, gecedeste'de de nebata denen bulaşıkçıyı defalarca iğfal etti. belki benim onları dinlemem gerek. onların üzerinde durmam gerek.. ama ferreri sen n’aptın? bana n’aptırdın? bu film üzerinde bu kadar durarak, benim bu film üzerine aklımın tünemesini sağlayarak, hayatımdan sanki 10 yıl çaldın.

silahımı çıkardım. 45’liğimi..
“son bir sözün var mı” dedim..
dedi ki:
"geleceğini biliyordum evlat,
bir gün geleceğini biliyordum"... (sıktın ulan)...

silahı doğrulttum kafasına.
çektim tetiği. mağrurca yere yığıldı, herhangi bir sin city karakteri gibi..
siren sesleri hemen ardından duyulmaya başladı.
küçük, intikamcı bir kara balık gibiydim.


kafamı sirenlere doğru çevirdim. nedense bize doğru gelmediler. es geçtiler, kahkaha atar gibi çalıyordu sirenler. kafamı marco amcaya çevirdim. adam yerde yatıyor ama ölmemiş. sırıtarak bana şarap vermemi söyleyip tekrarladı aynı şeyi: “geleceğini biliyordum…” ama lafını tamamlamasına izin vermedim tabi. “geldim işte, gidiyorum bile” dedim.
sağlam adamdı ferreri. ölmedi..

ama beyni yerinde miydi hala? bilemiyordum.
sonra 9 mayıs 1997’de öldü kendisi. ecelden...
tanrı günahlarını bağışlasın. ama bu film hariç!

neyse..
şarap ister misiniz?
boru değil, ferreri’nin masasından arakladım.
yıllar sonra bu filmi tekrar izlemeye karar verince, dayanamadım açtım

Bülent Korkmaz


bacak kadar çocuktuk. alnımızdan terler boşalır, arka arazide geberene dek top oynardık. ama coşkuluyduk. soğuk su içer, boğazımızı şişirirdik. o zamanlar galatasaray zorlamaya başlamıştı avrupa'nın kapılarını. biz de onunla birlikte büyük düşünmeye başlamış ve taşlarla kurduğumuz kale yerine başka mahalledeki inşaatlardan birinden aşırdığımız tahtalarla kale direkleri inşa etmiştik sahamıza. eh tabi, hepimiz bacak kadar boyumuza rağmen ahkam kesmeye bayılırdık. bıyıkları terlemeye başlayan çok bilmiş türk çocuklarıydık, çok iyi bilirdik futbolu, doğuştan! galatasaray o sene şampiyon kulüpler kupası'nda neuchatel xamax'ı eledikten sonra as monaco ile eşleşmişti. ki o monaco, çeyrek finale gelene dek bir sürü takımı farklı skorlarla elemiş ve hepimize korku salmıştı. hele bir arapları vardı ki tutulması zor bir adamdı. adı Youssef Fofana olan bu adamı kim tutacaktı? mustafa denizli'nin derwall dönemi sonrası takımı tek başına idare edip deneysel laboratuvarında cesaret formülleri üretip, genelde de % 51'lik başarılara imza attığı bir dönemdi. o laboratuvardan çıkan en genç ürün bülent korkmaz'dı. fofana'ya kene gibi yapışmıştı. kendisi lig maçlarında oynamaz sadece avrupa kupası maçlarında oynardı. bu hepimiz için pek bir garip durumdu. sonra bülent büyüdü, gelişti, serpildi. arkasında görev alan bir çok kaleciyi eskitti:simoviç, hayrettin, stauche, volkan, adı mehmet olan bir kazma, taffarel, mondragon... belki arada bir iki tane daha.. yanında bi sürü stoper ve libero.. ve tabi ki teknik direktör. şimdi isimlerini saysak hafızam yetmez. galatasaray tarihine damgasını vuran bir simge, bir demirbaş oldu çıktı. ayaklı bir galatasaray almanağı gibiydi. tohumları avrupa kupası maçlarında atılan ve daha sonra türk futbolunun her sahasında filiz veren gerçek bir savaşçı oldu. çocuktuk o vardı. eşek kadar adam olduk, o hala oynuyordu. aynı bitmez hırs ve yorulmaz enerjiyle. hayatımızda bir çok şey değişmişti ama bülent korkmaz hala oradaydı. şimdi yok, bunu garipsedik belki ve "ulan bize de bir şeyler mi olacak acaba" diye korkar olduk. eşya tabitatıyla mı küstü ne? kediler bıyıklarını mı yitirdi yoksa?

en yuvarlak ve sıkıcı spor spikeri tabiriyle "hiçbir türk futbolcusuna nasip olmayacak başarılara imza attı". her insan gibi yaşlandı ama futbolun kaçınılmaz olan doğasına muhalefet etmekten de geri kalmadı. her zaman çalıştı ve hayatını adadığı formasını terletmek için göreve hep hazırdı. aslında bu doğa yasasına, kafasına silah dayayıp jübileye zorlanmasına karşı yaptığı muhalefet, onun bir sporcu olarak anlamını bir nevi yeniden keşfetmemizi sağladı. sargılar içerisinde tamamladığı o unutulmaz kopenhag gecesindeki görüntüsü, türk futbol tarihinin görüp geçirdiği en büyük finaldeki en görkemli görüntülerden biriydi. o maç savaşılarak kazanıldı. o savaşın kaptanı bülent korkmaz'dı. ve yaralanması ve viking'lerin ülkesinde gemisini terk etmemesi son derece anlamlıydı aslında. savaş kazanılmıştı, kaptan yaralıydı ama gururluydu, yılmamıştı... bir insan milyonların gözü önünde soyadını onaylatmak ve hakkını helal ettirmek için bundan daha fazla ne yapabilirdi? zaman zaman yaptığı büyük hataları da hatırlıyorum. mesela bir kupa finalinde ıska geçtiği topu hami mandıralı yakalamış ve ağlara yollamıştı. benzer bir hatayı borussia dortmund ile oynanan şampiyonlar ligi grup eleme maçında da yapmıştı. yaptığı hataları bile hatırlıyorsam nasıl bir iz bıraktığını tartışmaya gerek bile yok. başından çekip alınana dek tacını koruyan bir kral olarak kalacak aklımda hep. ki o tacın alınacağını da hiç sanmıyorum. metin oktay, lefter, baba hakkı gibi futbolculardan beri gerçek anlamda bir efsane çıkaramıyordu türk futbolu. bülent korkmaz; endüstrileşmiş, bir sanayi haline gelmiş, sıkıcı bir profesyonellik anlayışıyla ilerleyen, imajı nedeniyle ikonlaştırılan yüreksiz ve egosu kocaman futbolcuların çağında amatör ruhunu, profesyonel hasretleriyle birleştiren son mohikandı belki de. o nedenle artık oynayamayacağını bilsek de bir parça isyan ediyoruz. romantik bir irrasyonalizmle buna karşı çıkıyoruz. ali sami yen de eksikliğini hissediyoruz. dile kolay, parmaklarımın yetmediği seneleri eskitmiş tek bir formanın altında. çocukken korktuğum umacı fofana'yı hatırladım yine. onlarca, hatta yüzlerce forveti silmiştir sahadan ama ben hep fofana ile boğuşturuyorum bülent'i nedense. ve bülent bir efsane, google'ın bile bilgi vermediği fofana kim bilir nerede?

(Galatasaray Dergisi'nin 2005 Eylül sayısında isim verilmeden yayınlanmış metnim.)

Thursday, February 15, 2007

tek bir bic kalemle yaşayan sıra arkadaşı

sarı lacivert renkliydi bic kalem. sarı gövde ve lacivert başlı. çok kaliteli değil ama kullanışlıydı sanırım, emin değilim. ama bol bol cebime aktıklarını biliyorum. alışana dek bol bol cebime akıp ziyan ettiler kendilerini. liseye kadar tükenmez kalem kullanmak çok yaygın değildi ne de olsa. ortaokul sonunda iyice ilerlemişti tükenmez kalemlerle ilişkimiz. hep kurşun kaleme alışmıştık ilkokul boyunca. ve 80'li yılların sonunda sarı renkli bic marka kalemler her yerdeydi.

bir sıra arkadaşım vardı. iyi bir çocuktu. çok hevesli ve meraklıydı. simit, ayran ve heves… fenerbahçeliliğin coşkusuyla yaşıyordu. bir dergi çıkarıyordu kendi çapında. fenerbahçe sevgisine yönelik. bitmeyecek bir aşk. simit, ayran ve heves... tükenmez bic kalem, tükenmeyecek sevgisini ifade ediyordu. başka hiçbir şey gelemezdi ona göre bu kalemin elinden. fenerbahçe dergisini hep bic kalemlerle hazırlıyordu. ne bir matematik problemi çözebilir, ne de şiir düzebilirdi o kalemler zümrüt yeşili gözlü kızlara. zaten ortalıkta zümrüt yeşili gözlere sahip kız da pek yoktu…

her hafta maç sonuçlarıyla birlikte yorumlarını yazıyor, “sarı laci” adını verdiği bir dergi çıkarıyordu. bic marka sarı lacivert kalemle, hiç üşenmeden dolduruyordu sayfaları. fanzin gibi bir şeydi. fenerbahçeli arkadaşlarının ellerinde dolaşıyordu dergi. sonra ona geri geliyor ve sayıları arşivliyordu. söylemesi, anlatması çok zor. biz porno dergilere vaktimizi ayırırken; o ,“sarı laci” ile uğraşıp duruyordu. kadın organlarıyla dolu sayfalar onun ilgisini çekmiyordu. işi gücü fenerbahçe’ydi. deli miydi? evet, biraz... gazetelerden kestiği fenerbahçe fotoğraflarını yapıştırdığı ve yazılar yazdığı bir almanak gibiydi dergi. simit, ayran ve heves...

onun belirli belirsiz yönlerine kök salmıştı bu aşk. daha en baştan, kendisini o aşka iten şeyin vazgeçilmez olduğunu anlamıştım. galatasaraylıydım, sıra arkadaşıydım, bu şekilde fena bir uyumsuzlukla oturuyordum yanında. sırada bir cenk hali yoktu ama. ve ceplerinden fışkıran, çantasından fışkıran, sarı lacivert kaleminden fışkıran, her yerinden fışkıran bu garip aşkı kabul etmeye başladım. artık herkes tanıyordu onu. şimdi düşünüyorum da, nickelodeon
karakterlerinden biri gibiydi bu haliyle.

o sezon, federasyon kupası maçında fenerbahçe 3-0 geriden gelip galatasaray’ı 4-3 yenmişti. sıra arkadaşımın coşkusu iyice kabarmıştı. o maça özel bir sayı çıkardı. ama, o iştaha ve coşkuya bic kalemi dayanamadı. o bic kalemle 4-3 lük galatasaray- fenerbahçe maçını yazmıştı. bu sayıya özel olmalıydı o kalem ona göre. sorduğumuzda bu cevabı aldık. o sayıyı hazırlarken kullandığı bic kalemi hep yanında taşır olmuştu. bir suç aletinin konduğu naylon torbalar vardır ya, öyle bir torbanın içine koymuştu bitik kalemi. galatasaraylı olduğum için suç aleti gibi geliyordu bana. islam çupi’nin maçla ilgili destansı bir yazısı vardı. o yazıyı çoğaltıp dergisine yapıştırarak ekledi. islam çupi’nin garip konukluğuyla da renklenen bu dergi, onun için ölümsüz olan o 4-3’lük maçtan kalan bir anıydı. derginin sonlarında kalemin tükenmeye başladığı ve mürekkebin can çekiştiği anlaşılıyordu. yazıyı bir şekilde bitirmişti ama.

özellikle o bir sene boyunca, fenerbahçe kötü bir sonuç aldığı zaman, -misal galatasaray’a yenildiği zaman- o ünlü bic kalemini çıkarıp bize gösteriyordu. oturup yayılarak. bacak bacak üstüne atarak. iyi hissediyordu böylece kendini.

en azından bir süre için.

Tom Waits: Cebinde haritadan ibaret bir partisyon


70’lerin ilk yıllarıydı ve ABD'de 60'ların karşıkültürünün sonu gelmişti. Yorgunluktan çökmüş gibiydi herkes; içtenlik veya büyük değer öğeleri taşımadığından değil, yeterli yetkinliğe, kesinliğe, bilinçliğe sahip olmadığından. Ama beat edebiyatı soluk alıp vermeye devam etti tüm karşı duruşuyla. Salladı Amerikan rüyasını asi tavırlarıyla. Dans ettiler San Fransico'nun edebi damlarında, coşkuyla... Büyük donanma fişekleri, Kerouac'ın aşınmış yol haritası, Burroughs'un Giyom Tell oyunları, Ginsberg'in gür ve kahraman uluması... Ve elbette büyük bir anahtardı Jack Keroac'ın "On the road" kitabı. “Beat Generation Bible” diye tanımlanıyordu bu kitap. Ve o kutsal kitabı kolunun altında, gitarının kılıfında, viski şişesinin yanında bulunduran, bu akımın en sadık öğrencilerden biri; Tom Waits'ten başkası değildi. Yollar, trenler, gemiler, hayaletler, benzin istasyonları, uzun yol şöförleri, kaybetmenin görkemi... Albümleri hiçbir zaman satış listelerinin bir numarasında olmasa da, anlamı bambaşkaydı.

Tom Waits'i ilk defa 1997 yılında dinlediğimi hatırlıyorum. Ruhumun ona en ihtiyaç duyduğu zamanlardan biriydi, tabii farkında olmaksızın... Bir arkadaşımın evinde, yerde duran davetkar ve baş döndürücü dökümanter dağınıklığın arasında "Small Change" albümü gözüme çarpmıştı. Kapaktaki fotoğrafta, Tom Waits esrik bir halde eğilip bükülmüştü ve arka planda üstsüz bir revü kızı Tom Waits'in duruşuna uygun, kitsch ama çekici bir pozla görüntüyü zenginleştiriyordu. Fotoğrafın mükemmel bir albenisi vardı. Ayrıca buruşmuş sigara paketinin yanındaki kutunun üzerinde bir Türk bayrağı da dikkatli bakınca farkedilebiliyordu. Nereden gelmiş ve orada yerini almıştı acaba? Bilinmez... Bir şapka, elden düşmeyen sigara ve hırıltılı bir ses. Esasen çoğu kimseye göre makul olmayan bir sesti bu; kalın, katran karası, beki de dinleyeni anında kaçıracak kadar üzerine gelen... Umrumda değildi, benim has adamımdı artık Tom Waits. Sanatı derin bir biçimde samimiydi. Kötü sanatçılar acı çekmekten sözederler; gerçek müzisyenler gerçekten acı çekerler. Sesindeki orijinallik ve olağanüstü yakınlık beni sadık dinleyicisi olmam için rahatlıkla ikna etmişti.

Anlattığına göre Vernon amcasından almıştı sesini. Vernon amca çocukken bir boğaz ameliyatı geçirmiş ve doktorlar içinde küçük bir makasla sargı bezini bırakmışlardı. Yıllar sonra Vernon amca bir Noel yemeğinde yolunu şaşırmış bir çalı fasulyesini çıkarmaya çalışırken, öksürüğüyle birlikte sargı bezi ve makası da beraberinde fırlatmıştı. Böylece Vernon amca sesine, Tom Waits de, onunkine benzemeye çalışırken bu sese kavuşmuştu. Rain Dogs albümünde yer alan “Cemetery Polka” şarkısı Vernon amcanın ismiyle başlıyordu zaten. Vernon amcayı mezarlıkta sülalesinin mezarlarını sularken düşünürdüm hep. Sargı bezi ve küçük makasın marifetiyle oluşmuş sesiyle detone şarkılar mırıldanırken elbette. O şarkısını söyleyip mezarları sularken, ruhları gıdıklanır gibiydi sanki, Waits sülalesinin topu dikmiş personelinin. Ve Vernon amca şarkısını söylüyordu mezarlık gecesinin tam ortasında.. Belki de kendi mezarını kazıyordu, kim bilir? Kürekle polka yapa yapa...

Vernon amcasının mezarlığı adımlayan anlarından çıkıp 16 kasım 1987’ye gidelim. David Letterman her zaman olduğu gibi yine konuklarını ağırlıyor. Bunlardan biri de Tom Waits. Hector Babenco'nun "Ironweed" adlı filminin çekimleri yeni bitmiş, Tom Waits kaşının üstünde bir yara bandı ile programa katılıyor. Ve piyanosunun başına oturup "More than rain" adlı şarkıyı söylüyor. İlk kez boy göstermekte Frank'in vahşi yıllarından sökün eden bu yağmur yüklü şarkı, ya da yağmurdan daha fazlası olan şarkı... Henry Chinaski nasıl Charles Bukowski'yi anlatıyorsa, Frank de aslında Tom Waits'in alter egosundan başkası değil aslında.

Hayatta bazı talihsizliklerle karşılaşmak sakince karşılanması gereken bir durum. Bir gün seriler sona erer, zincirler kopar ve bir şeylerin sonu gelir. Bir şeyler olur, bar sinekleri homurdanmaya başlar, kadınlar insanın üstüne daha çok gelirler ve limite kadar zorlarlar adamı. Bir bar taburesinin üstünde, o oynak ve her an sizi yere düşürmeye hazır taburenin üstündeyken geçerli olan bir kural vardır: "Alkol arttıkça, kontrol azalır". Böylesine durumlarda Tom Waits şarkılarının kahramanları, bu hayal barın rahatsız kahramanlarının hissettiklerini kurgulamak bile zor. Yine de kulak verelim Frank'in yağmurdan daha fazlasını isteyen sesine..

O gece, Frank'in şenliğinin üzerine yağan sadece bir yağmur değildir, gök gürültüsü değil, çok daha fazlasıdır..

Onu üzen, sadece gördüğü kabuslar değil, hüzün içinde geçen vaktidir. Hep hüzün içinde geçen vakti...

Bilir; hiç kimsenin cebi altın sırmalı değildir. Ve o hayal kadar güzel gelinin buketini yakalayamamıştır hiç kimse. Ölmüş başkanları kaldırıp kenara koyamamanın çaresizliği ve işlerin istendiği zaman hep tıkırında olamayacağı gerçeği...

Frank'in kafasını meşgul eden, sadece başını soktuğu dertler değildir. Üzerinde dolanan kara bulutlardan bile daha fazlasıdır.

Onu üzen sadece gördüğü kabus değil, dans edenlerin yok olmasıdır aynı zamanda. Fred Astaire yan dönüp kıpırdamaktadır belki de mezarında. Ve Frank'in sıkıntısı; sadece başını soktuğu dertler değil, hüzün içinde geçen vaktidir.

Yine de son sözü sadece elveda değildir, üzerine tüneyen kara bulutlardan bile daha fazlasıdır.

Ve bence, ihtimal ortalıkta hiçbir şemsiye yoktur.

Olsa bile, şemsiyenin üzeri bir yangının alevleriyle tutuşmuştur.

Tom Waits şu anda 57 yaşında; o, doyumsuz şarkılarını yapmaya, biz de kavruk ruhlarımızı ona emanet etmeye devam ediyoruz. Kutsal yükünü almış ve bir tren istasyonundan ilk hareket edecek herhangi bir trene binip yola koyulmuş olmalı. Elinde arka sokaklardan birinde salıverdiği bir yağmur köpeğinin ışıltısı tasması. Trenden ineceği yer de, olsa olsa onun için zamanı ölçmek için kullandığı coğrafik bir araç. Çantasında, eski bir gitarla birlikte şunlar olmalı: Çürümüş bir otomobil fotoğrafı, ketçap lekeli eski bir lokanta mönüsü ve bir ufak şişe gözyaşı.

Bir şarkısının notalarına bindim ve terkedilmiş bir evin içine girdim. Altıncı blokta köhnemiş, farelerin cirit attığı, kirli bir oda. Bu dünyada güzel bir hayalin peşine takılıp gitmek varken, orada tek başıma boyası dökülmüş, döşemeleri yıpranmış evin içinde hüngür hüngür ağlar gibi çöktüm. Hiçbir şey yoktu. Ne çocuk gülüşleri, ne ocakta taşan bir yemek, ne de bacada yuva kurmuş kuşlar... Sadece üzerinde “listen to me” yazan, doldurulmuş bir kaset vardı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, dışarıda yağmur köpekleri sözleşmişcesine uluyorlardı, bir çeşit keder ve çılgınlığı sihirle çağırmaya çalışıyor gibiydiler. Waits şarkıları buluşup birleşiyordu, anlıyordum. Sonra kapı gıcırtıyla açıldı. Hırpani kıyafetli bir adam, sarhoş sesiyle bana seslendi. “En sonunda başardın, bir hayalin içine girdin. Ama şu haline bak! Ne kadar üzücü! Sziler neden bu adamın şarkılarını dinleyip acı çekmeyi bu kadar seviyorsunuz?” Düşüncem dudaklarımdan çok daha atik davrandı. Rüyayı tamamladım. Kapıcı Frank sigarasını yaktı. Çöktüğüm yerden kalktım ve yanıtladım:

“Hayat yeterince cömert değil de ondan!”

10 ÜZERİNDEN 6


Jerfi’nin tek arzusu -ki aslında unutmak zorunda kaldığı birçok arzusu vardı- git gide gözünde büyüyen üniversite sınavını kazanmaktı. Ufukta bir nokta halinde görünmüştü sınav yaratığı önce. Kızıldı, neyden ibaret olduğu belli olmayan bir sıkıntı denizinin içinde ilerliyordu yaratık. Her gün bir çivi çakıyordu yaratıktan kaçmak için yaptığı sala. Üstüste koysanız boyunu aşardı çözdüğü testler. İşte; vapurun en kenarında oturmuş yeni bir testi daha yokluyordu yorgun gözleri. Vapur yanaştı bir süre sonra Kadıköy iskelesine. Herkesten önce inmeye çalıştı, birinci gelme antremanlarının sonu yoktu. Her yer bir imtihan alanıydı. Vapurdan indikten sonra kafasını çevirdi, yaratık uzaktaydı ve kendini hatırlatmaktan inatla vazgeçmiyordu.

Işıklarda bir süre bekledikten sonra ilerledi. Eski kitapçıların bulunduğu sokağa girdi. Her türlü kitabın ve derginin satıldığı bir dükkandı. Edebi kitaplar, çocuk klasikleri, porno dergiler, test kitapları... Elini zorunlu arzusuna doğru uzattı Jerfi. Dokunduğu an içinde bir şeyler oldu. Arzu yanardağının lavları fışkırıyordu benliğinde. Tarifi imkansız bir Vezüv coşkusu... Test kitaplarının kapağında onu tahrik eden bir şeylerin olduğunu hissetti. Nefesi sıklaşmıştı Jerfi’nin. Porno dergilere çevirdi bakışlarını, biraz karıştırdı dergileri. Gördüğü çıplak bedenler onda aynı mucizevi tesiri yaratmıyordu. Test kitaplarını eline aldı. Kitapçıda çalışan görevli bayan, Jerfi’nin yanına geldi. "Yardımcı olabilir miyim?" Kızın suratında müşfik bir gülümseme vardı, kitapçıda her kitabı satabilecek kadar sihirli bir gülüş. Jerfi gülümsedi, bu gülümsemeye karşılık vermemek mümkün değildi. “Bu testlerin hepsini almak istiyorum. Hepsini alırsam bana indirim yapar mısınız?”“Elbette. Hepsi indirimsiz 20 milyon, ama topluca alırsanız 15’e bırakırım” dedi yüzündeki gülümsemesinin alanını genişleterek... Jerfi hemen cebinden 15 milyon çıkardı. Aslında bu parayı sinemaya gitmek için ayırmıştı, ama gerek yoktu sinemanın iyileştiren yalanına... Asıl gerçek kolunun altındaydı ve rahattı. İçi gıcıklanıyordu Jerfi’nin. Eve gidene dek ereksiyon halindeki pipisini saklamak için oldukça çaba harcamıştı. Anlam veremiyordu bu ani ve tuhaf gelişmeye. Ergen libidosuna, hastalıklı oklar acımasızca fırlatılmıştı.

Nihayet eve geldi Jerfi. İçeri girdiğinde kimsenin olmadığını farketti, şansına şükretti. Elindeki test kitaplarıyla birlikte hemen banyoya daldı. Kapıyı kitledi. Test kitaplarını kokladı önce, burnundan içeri oyunbozan bilginin kokusu doluyordu. Daha fazla dayanamadı Jerfi ve test kitaplarına bakarak masturbasyon yaptı. Eliyle organının üzerinde her gidiş gelişinde kendinden geçiyordu. Şiddetli bir şekilde boşaldı. Boşalma o kadar şiddetliydi ki, yere düştü. Düşüşüyle birlikte mor yuvarlaklar belirdi gözünün önünde. Ne zaman gözünü kapatsa mor yuvarlakları görüyordu. Sarsıntılı boşalmasına bağladı bunu. Kitapları yerden topladı. Odasına yöneldi. Test kitaplarını masasının üstüne koydu. Kapağına baktı tekrar. Hala çekiciydi. İçini açtı... Tam ereksiyon olmuştu ki telefon çaldı. “Alo” diyerek açtı, sertçe... “Jerfi?”... “Evet”... “Ali ben”...“Nasılsın Ali?”... “İyiyim. Sende birkaç test kitabım var, gelip almayı düşünüyorum” “Olur”. Jerfi telefonu kapattı. Test dergilerini ortadan kaldırıp dolabına yerleştirdi. Birisinin üstündeki sperm lekesi henüz kurumuştu. Ali kısa bir süre sonra eve geldi. Pek fazla şey konuşulmayacak, mat ve sıkıcı bir çocuktu. Jerfi’den testlerini vermesini istedi. Dolabın alt kısmına uzandı Jerfi ve test dergilerini çıkardı. Ali ruhsuz bir şekilde dergilerini aldı. “Test çözmekten sıkıldım” dedi. “Normal”diye cevap verdi Jerfi. “Hiç hoşlandığın bir kız var mı Jerfi?”. “Hayır”. Bu konuda yalan söylemişti Jerfi, ama yalanı söylediği kişi çok da önemli biri değildi zaten. Hoşlandığı bir kız vardı Jerfi’nin aslında. Hatta Jerfi kızdan hoşlandığını ona söylemişti ama kız sınav telaşı nedeniyle biraz uzak kalmak istediğini belirtmişti. Jerfi bir an kızı düşündü ama Ali’nin sorusu ile düşüncesi kısa sürdü.“Şu sınav bitse de kurtulsak anasını satayım.” Ali’nin söyleyecek farklı bir şeyi yoktu. Büyük ihtimalle sınavı kazanamayacak ve gelecek sene de aynı cehennemin ateşiyle yanacaktı. Böyle yana yana nereye kadardı? “Hayat nasıl gidiyor?” diye kendisinden beklenmeyecek derinlikte bir soru sordu Ali. “Çok görüşmüyoruz bu aralar” diye cevap verdi Jerfi. “Niye?”... “Bilmem, haricimde dönüyor dünya. Umrunda değilim sanki. Öte yandan herkes baştan çıkarmaya çalışıyor onu.. Markette, sokakta, dersanelerde, her yerde..” Ali boş boş baktı Jerfi’ye. Hayatı başarısızlık üzerine kurulmuş bir gence benziyordu, geleceğin favori kaybedeniydi. Görüntüsü ele veriyordu kendini, beden dili haykırıyordu “benden bir şey bekleme dünya” diye... Ali, Matematik dersinin acımasızlığından dem vurmak istedi ama Jerfi bu cansız sohbeti uzatmaya tenezzül etmedi. Aklı aniden oluşan test dergisi ereksiyonunda kalmıştı. Ali sinema dergilerine göz attı. Jerfi ve Ali’nin en büyük ortak noktası sinemaya olan düşkünlükleriydi. “George Colloney, Ayhan Işık’ın oğlu sanki, değil mi?”. Jerfi sonu gelemeyecek sinema sohbetlerinden birinin daha başlayacağının farkındaydı. “Evet, hakikaten de benziyorlar” dedi, ama heyecansız bir şekilde. “Geçen gün Scorsese’in yeni filmine gittim, 10 üzerinden 6 verdim”. “Scorsese duysa üzülürdü, şüphesiz” dedi Jerfi. “Bir gün David Lynch’i anlayacağım” diye bir söz çıktı ağzından Ali’nin. “İşte biz o gün tükeneceğiz” dedi Jerfi, Ali’ye bakmadan...

Ali tam Tarantino dalına konacaktı ki anladı Jerfi’nin sohbet etmek istemediğini. Bir süre sonra da çıktı dışarı. Jerfi Ali’nin arkasından kapıyı kapatır kapatmaz dolaba yöneldi. Büyük bir arzuyla çıkardı testleri. “Seçenekler... Seçenekler” dedi... “Serilin önüme, düzeceğim sizi.” Matemetik bölümünü açtı. Havuz problemi çıktı karşısına... Dolup boşalıyordu havuz, açıp kapanıyordu musluk... Jerfi kendinden geçiyordu. Bilginin şehvetiyle doluydu içi... Günde 5-6 kez asılıyordu şehvetin küreklerine. Dünyanın en çok boşalan havuzlarını problem etmiyordu kendine. Zamanla sıklaştıkça matematik öğretmeni beliriyordu aklında, kızgın bakışlarıyla. Sorunu ailesine açamıyordu bir türlü. Ailesi büyük ihtimalle inanmayacaktı, ya da en iyi –belki de kötü- ihtimalle doktora götüreceklerdi onu. Jerfi böyle devam etti sınava hazırlanmaya. Müthiş bir yöntemdi doğrusu. Artık gözünü kapadığında mor bir halka görüyordu ve bu mor halka bir seçeneği çevrelemişti. Jerfi mor halkaları takip etti, sonuna kadar. Karşılığını da aldı... Felsefe bölümünü kazanarak... Büyük ödül!

Annesi müthiş bir sevinç çığlığı attı o anda: “AAAAAAAAAAAAAA!!!”

Teyzesi de annesine eşlik etti, o da çığlığı bastı: “VAAAAAUUVVV!!!”

Hiç sonu gelmeyecek sandı Jerfi bir an, o da bastı çığlığı: “OHHHHHH!!”

Okul açılmış, Jerfi felsefenin bilge koridorlarında toy bir Sokrates edasıyla ilerlemeye başlamıştı. Bir gün dergilerini kontrol ettiğinde hepsinin ortadan kaybolduğunu gördü. Annesi onları ihtiyacı olan birine verdiğini söyledi. Jerfi paniğe kapıldı. Aceleyle sağa sola koşturdu, duvara çarptı. Annesine kime verdiğini sordu. “Ali’ye verdim” dedi annesi. “Yazık, çocuk kazananamış sınavı. Sen de kazanınca dergilerini ve hazırlık kitaplarını ona vermeye karar verdim. Kötü mü yapmışım?”

Jerfi fırlayıp kapıdan çıktı, deli gibi koşturdu, sendeledi, toparlandı ve Ali’nin evine geldi nihayet. Ali kapıyı açtı. Kendinden geçmiş, nicedir aradığı bir şeyi bulmuş gibi huzurluydu ve huşu içindeydi adeta. Cevabını bildiği halde “Neyin var” dedi Jerfi. “Neyim var sence? İpucu vereyim. Tarantino 31 çekse izlerim. Ha hahaa!” Jerfi imayı anladı, geç kalmıştı. Dergiler saçılmıştı etrafa. Koltuğa oturdu. Hiç sesini çıkarmadan durdu bir süre. Koltuğun altında başka bir dergiyi görebiliyordu. Sonra sitemkar bir şekilde bağırdı Ali’ye: “Scorsese’e nasıl 10 üzerinden 6 verirsin, taş kafalı bir akademi üyesinden farksızsın, aptal!”

Ali, Jerfi’ye gülümsedi dostça. Sakince dergileri topladı. Sonra DVD Player’a “Good Fellas” filmini koydu. Parlak bir gelecek onu bekliyordu.