Thursday, March 29, 2007

Bülent Korkmaz


bacak kadar çocuktuk. alnımızdan terler boşalır, arka arazide geberene dek top oynardık. ama coşkuluyduk. soğuk su içer, boğazımızı şişirirdik. o zamanlar galatasaray zorlamaya başlamıştı avrupa'nın kapılarını. biz de onunla birlikte büyük düşünmeye başlamış ve taşlarla kurduğumuz kale yerine başka mahalledeki inşaatlardan birinden aşırdığımız tahtalarla kale direkleri inşa etmiştik sahamıza. eh tabi, hepimiz bacak kadar boyumuza rağmen ahkam kesmeye bayılırdık. bıyıkları terlemeye başlayan çok bilmiş türk çocuklarıydık, çok iyi bilirdik futbolu, doğuştan! galatasaray o sene şampiyon kulüpler kupası'nda neuchatel xamax'ı eledikten sonra as monaco ile eşleşmişti. ki o monaco, çeyrek finale gelene dek bir sürü takımı farklı skorlarla elemiş ve hepimize korku salmıştı. hele bir arapları vardı ki tutulması zor bir adamdı. adı Youssef Fofana olan bu adamı kim tutacaktı? mustafa denizli'nin derwall dönemi sonrası takımı tek başına idare edip deneysel laboratuvarında cesaret formülleri üretip, genelde de % 51'lik başarılara imza attığı bir dönemdi. o laboratuvardan çıkan en genç ürün bülent korkmaz'dı. fofana'ya kene gibi yapışmıştı. kendisi lig maçlarında oynamaz sadece avrupa kupası maçlarında oynardı. bu hepimiz için pek bir garip durumdu. sonra bülent büyüdü, gelişti, serpildi. arkasında görev alan bir çok kaleciyi eskitti:simoviç, hayrettin, stauche, volkan, adı mehmet olan bir kazma, taffarel, mondragon... belki arada bir iki tane daha.. yanında bi sürü stoper ve libero.. ve tabi ki teknik direktör. şimdi isimlerini saysak hafızam yetmez. galatasaray tarihine damgasını vuran bir simge, bir demirbaş oldu çıktı. ayaklı bir galatasaray almanağı gibiydi. tohumları avrupa kupası maçlarında atılan ve daha sonra türk futbolunun her sahasında filiz veren gerçek bir savaşçı oldu. çocuktuk o vardı. eşek kadar adam olduk, o hala oynuyordu. aynı bitmez hırs ve yorulmaz enerjiyle. hayatımızda bir çok şey değişmişti ama bülent korkmaz hala oradaydı. şimdi yok, bunu garipsedik belki ve "ulan bize de bir şeyler mi olacak acaba" diye korkar olduk. eşya tabitatıyla mı küstü ne? kediler bıyıklarını mı yitirdi yoksa?

en yuvarlak ve sıkıcı spor spikeri tabiriyle "hiçbir türk futbolcusuna nasip olmayacak başarılara imza attı". her insan gibi yaşlandı ama futbolun kaçınılmaz olan doğasına muhalefet etmekten de geri kalmadı. her zaman çalıştı ve hayatını adadığı formasını terletmek için göreve hep hazırdı. aslında bu doğa yasasına, kafasına silah dayayıp jübileye zorlanmasına karşı yaptığı muhalefet, onun bir sporcu olarak anlamını bir nevi yeniden keşfetmemizi sağladı. sargılar içerisinde tamamladığı o unutulmaz kopenhag gecesindeki görüntüsü, türk futbol tarihinin görüp geçirdiği en büyük finaldeki en görkemli görüntülerden biriydi. o maç savaşılarak kazanıldı. o savaşın kaptanı bülent korkmaz'dı. ve yaralanması ve viking'lerin ülkesinde gemisini terk etmemesi son derece anlamlıydı aslında. savaş kazanılmıştı, kaptan yaralıydı ama gururluydu, yılmamıştı... bir insan milyonların gözü önünde soyadını onaylatmak ve hakkını helal ettirmek için bundan daha fazla ne yapabilirdi? zaman zaman yaptığı büyük hataları da hatırlıyorum. mesela bir kupa finalinde ıska geçtiği topu hami mandıralı yakalamış ve ağlara yollamıştı. benzer bir hatayı borussia dortmund ile oynanan şampiyonlar ligi grup eleme maçında da yapmıştı. yaptığı hataları bile hatırlıyorsam nasıl bir iz bıraktığını tartışmaya gerek bile yok. başından çekip alınana dek tacını koruyan bir kral olarak kalacak aklımda hep. ki o tacın alınacağını da hiç sanmıyorum. metin oktay, lefter, baba hakkı gibi futbolculardan beri gerçek anlamda bir efsane çıkaramıyordu türk futbolu. bülent korkmaz; endüstrileşmiş, bir sanayi haline gelmiş, sıkıcı bir profesyonellik anlayışıyla ilerleyen, imajı nedeniyle ikonlaştırılan yüreksiz ve egosu kocaman futbolcuların çağında amatör ruhunu, profesyonel hasretleriyle birleştiren son mohikandı belki de. o nedenle artık oynayamayacağını bilsek de bir parça isyan ediyoruz. romantik bir irrasyonalizmle buna karşı çıkıyoruz. ali sami yen de eksikliğini hissediyoruz. dile kolay, parmaklarımın yetmediği seneleri eskitmiş tek bir formanın altında. çocukken korktuğum umacı fofana'yı hatırladım yine. onlarca, hatta yüzlerce forveti silmiştir sahadan ama ben hep fofana ile boğuşturuyorum bülent'i nedense. ve bülent bir efsane, google'ın bile bilgi vermediği fofana kim bilir nerede?

(Galatasaray Dergisi'nin 2005 Eylül sayısında isim verilmeden yayınlanmış metnim.)

No comments: