Thursday, March 29, 2007

marco ferreri'nin storie di ordinaria follia filmi üzerine (sıradan delilik öyküleri)


sıradan delilik öyküleri… yıllar önce büyük bir beklentiyle izlediğim ve kitabın hakkını vermediğini düşündüğüm için beni hayal kırıklığına uğratan bir filmdi. beni çok üzdü marco ferreri, kendinden hesap sorulacak kadar. ve yola çıkmaya karar verdim. bir süre sonra venedik'e ulaştım.

venedik'teydim ve babamın en büyük günahıydım.

sandaldaydım ve işi bitirmek için sabırsızdım.. cüzdanım kısa bir süreliğine cebimdeydi. yanında da acımasız bir 45’lik. profesyonel bir hırsız, elini cebime atmadan once işimi bitirmeliydim... çok geçmeden marco ferreri’yi nihayet gördüm. her zaman oturduğunu öğrendiğim kafedeydi. güneş gözlükleri inanılmaz kitsch görünüyordu.. yarısı bitmiş bir lucky strike çatlak dudaklarında...

venedik'teydim ve babamın en büyük günahıydım.

yanına gidip kızmak istiyordum ferreri amcaya.. o filmde oynamamalıydı ben gazzara.
hele ornella mutti... hiç olmamış. önündeki şarabı aldım ferreri’nin. okkalı bir yudum çektim..
bana dedi ki:
"geleceğini biliyordum evlat,
bir gün geleceğini biliyordum.."
büyük gün gelmişti işte..
güldü, ıslaktı dudakları. sahici şarap ıslaklığı...

biraz daha şarapla doldurdum karaciğerimi, amcanın bir bildiği vardır diyerek.. içime aktı ateş, ferreri hiç bozmuyordu istifini.. gözlüklerini münasebetsizce kaldırıp baktım gerçek olmayan kahverengi gözlerine. perdeyi hafifçe aralayıp dışarı bakar gibi... bakışsız gözleri, gelip geçen bezgin venedik ahalisini süzdü. bana bakmadan...

hırpani insanlar şu venedikliler.
mağrip othello’nun kıskanç kalesinde, buzlu kolalarını yudumluyorlardı. pasaklı ve frapan görünüyorlardı... tabelası kendinden büyük dükkanlar.. gösteriş düşkünü şu italyanlar.. ferreri’nin gözlüklerini taktım geri, konuyu değiştirmemeliydi gözleri..
"geleceğini biliyordum evlat"dedi yine.
“bir gün geleceğini biliyordum"...

freudyen burnunu sildi, çükünün son damlasını donuna akıtmamaya çalışan bir entelektüel gibi. doğru günü seçip seçmediğimden emin değildim aslında. tek istediğim sıradan bir hesap sormaydı..

venedik'teydim ve babamın en büyük günahıydım...

eşit şartlardan uzak, çok haksız bir karşılaşmaydı bizimki.
ama kaderde vardı bu. kamuya mal olmuş insanlar, hele dünya çapındaysalar her şeye hazırlıklı ve razı olmalılar. john lennon iyi bilir bunu. mezarına gidip bir sorun. sessiz bir fısıltıyla verecektir size doğru cevabı.

birden alnındaki çizgiler esnedi marco amcanın. gözlüklerinin ardından baktı bana. o bir şey demeden ben; susturucu, kısa ve gereksiz de olsa bir şey söylemeliydim.
"sorun hikayeyi nasıl çekip çekmediğin bile değil aslında. sorun adam gibi okuyup okumaman öyküyü.”

sustum sonra..
o da sustu..
meydandaki güvercinler kanat çırptı hızla.

aslında düşünüyorum da, öykü de o kadar sıradan değildi. sadece adı sıradandı. sıradan olsaydı, zaten filme çekilmezdi. filmde alttan alta anlatıldığı gibi; nefret ediyorum ben de ahlaktan, tamam... cass boynunu kestiğinde ve vajinasına çengelli iğneyi iliştirdiğinde başım dönmedi, çok da etkilenmedim. ornella mutti hiç benzemiyordu çünkü, kasabanın en güzel kızı'na. ikna edici değildi. cass değil, ornella mutti olarak oradaydı, yüzde yüz. ama marco amca, yanlış anlamışsın okuyucu ve izleyici iyimserliğimi. üstlerinden bir yerlerden martılar uçuşurken, yorgun beatnik charles serking'e atom bombası şiiri okutmak da nereden çıkmıştı? gereksiz laflar ediyorum belki, sıkıcı ve uzun... senin filmin de öyle olmuş ama: “gereksiz, sıkıcı ve uzun laflarla dolu”..

henry miller, insanların hakkında ne düşündüğünü önemsemeyerek hayatını on yıl uzattı. tom waits, ilk sahne deneyimlerinden birinde tüm takım elbiseli adamları kan emici olmakla suçlayıp gece kulübünden kovdu. charles bukowski doktorları dinlemeyerek hayatını 20 yıl uzattı. richard brautigan, o kadar yüceltti ki yalnızlığını, cesedi öldükten haftalar sonra bulunabildi (o kadar muhteşem bi yalnızlıktı). boris vian, sinemada kendi hikayesinden uyarlanan filmi izlerken kalp krizi geçirerek öldü. ferhan şensoy, gündeste yetmedi, gecedeste'de de nebata denen bulaşıkçıyı defalarca iğfal etti. belki benim onları dinlemem gerek. onların üzerinde durmam gerek.. ama ferreri sen n’aptın? bana n’aptırdın? bu film üzerinde bu kadar durarak, benim bu film üzerine aklımın tünemesini sağlayarak, hayatımdan sanki 10 yıl çaldın.

silahımı çıkardım. 45’liğimi..
“son bir sözün var mı” dedim..
dedi ki:
"geleceğini biliyordum evlat,
bir gün geleceğini biliyordum"... (sıktın ulan)...

silahı doğrulttum kafasına.
çektim tetiği. mağrurca yere yığıldı, herhangi bir sin city karakteri gibi..
siren sesleri hemen ardından duyulmaya başladı.
küçük, intikamcı bir kara balık gibiydim.


kafamı sirenlere doğru çevirdim. nedense bize doğru gelmediler. es geçtiler, kahkaha atar gibi çalıyordu sirenler. kafamı marco amcaya çevirdim. adam yerde yatıyor ama ölmemiş. sırıtarak bana şarap vermemi söyleyip tekrarladı aynı şeyi: “geleceğini biliyordum…” ama lafını tamamlamasına izin vermedim tabi. “geldim işte, gidiyorum bile” dedim.
sağlam adamdı ferreri. ölmedi..

ama beyni yerinde miydi hala? bilemiyordum.
sonra 9 mayıs 1997’de öldü kendisi. ecelden...
tanrı günahlarını bağışlasın. ama bu film hariç!

neyse..
şarap ister misiniz?
boru değil, ferreri’nin masasından arakladım.
yıllar sonra bu filmi tekrar izlemeye karar verince, dayanamadım açtım

No comments: