Thursday, October 14, 2010

Alf'in Türk Kardeşi


60'lı yılların sonunda almanya'ya işçi olarak giden türk işçisinin, almanya'da kuruyemiş sektörünün durakladığı yıllarda avusturya'ya geçmesi ve orada tanıştığı dünya güzeli nina ile yaptığı mutlu evliilikten iki meyvesi olur, alf ve naci.

gel zaman git zaman, büyüyen ve iki delikanlı olan kardeşler kuruyemiş dükkanın tezgahına geçerler, dükkanın yan tarafı der body buildinger isimli, fizik kondisyon dükkanıdır. vücutçu gençler gerek bisep gerek triplexlerini geliştirmekte, çıkışta da vücuda iyi gelen fındık, kuru üzüm gibi d.m.g (direkt mala giden) kuruyemişler almaktadırlar. günlerden bir gün bodyciler yine dükkanda, kuru üzüm çeşitlerini incelerken irice olanlardan bir tanesi "naci olm, bana amerika'dan o biçim teklif var, aktör olacağım, herkül olacağım" der.

naci ise bu güçlü kaslı avangart delikanlıyı iplemez, "senin her tarafın aktör olsa ne olur, sığırın tekisin" der.

buna içerleyen kaslı delikanlı, iyiden iyiye kendini body'e verir, şınafa karartır, artık günde 5,6 saat sırt üstü şınaf çekiyordur... amerika'ya gitmeli ve aktör olmalıdır; aslında niyeti, naci'yi ayartıp kuruyemiş dükkanının minibüsünü satmaya ikna etmektir, parasıyla nasıl olsa amerika'ya gidebileceklerdir. nasıl olsa naci'yi amerika'ya gittiği an satabilecektir.

gel zaman git zaman, bizim iri kıyım naci'yi ikna etmeye çalışır. naci ise her seferinde dalgasını geçer ve ufak küreğini sallayarak kinayeli latifeler yapar.

günlerden bir gün, bizim kaslı body salonunda ağarlık kaldırırken, naci'nin ufak kardeşi çıkagelir....

"abi sen amerika'ya gidecekmişin, aktör olucakmışın, "conan the desteroyer" falan doğru mu?
"doğru var böyle bir şey..."
"abi ben de aktör olabilirim, kendime güvenim sonsuz. komedi oyuncusu olmak istiyorum edi mörfi gibi."
"edi mörfi?"
"evet abi."
"ama olm para lazım, bilet için. bu bokları kaldır indir para kazanamıyoruz ki, kaptırdık bir kere de badi olayına, bıraksam sarkacak."
"abi ben minübüsü satarım, biraz da birikmiş param var, biletleri ben ayarlarım, senin de ingilizcen var, beni de yönetmenlerle tanıştırırsın."
"oldu lan bu iş alf!"

ardından, alf babasından gizli minübüsü satar ve aynı günün akşamı viyana havaalanında kaslı ile buluşur. amerika'ya doğru yola çıkarlar..

ilk zamanlar çeşitli bevırli hils restorantlarında valelik, garsonluk, komilik yapan ikilinin şansları, restorana gelen çarltın hestın'un kaslıyı keşfetmesiyle döner, çarltın kaslıyı herkül filminin denemelerine sokar. kaslı denemeleri geçer ve film patlar. fukara babası çarltın hestın alf'inde elinden tutar ve ona kendi adını taşıyan ve bir uzaylıyı oynadığı, 'alf' isimli sit komu hazırlar. dizi patlar. kaslı herkül filmiyle, alf'te kendi adını taşıyan dizi ile dünyaca meşhur olur...

tabii avusturya'da dünyanın bir parçası olduğundan, haber naci'ye ulaşır... naci sinirden ve kıskançlıktan kendi kendini zikecek gibi olur, acayip şekilde sinire keser. haberi aldığını günün gecesinde, kuruyemişçiyi ateşe verir, vermeden öncede duvarlara gamalı haç falan çizer amacı sigortadan para alıp, parayla oyunculuk okuluna gitmektir. fakat dükkanın güvenlik kamerasını kapatmayı unutur ve yaptığı hinlik ortaya çıkar. önce babasından, sonra da avusturya polisinden 2 araba dayak yer. 4 ay kadar hapis yattıktan sonra, sınır dışı edilir ve türkiye'ye gönderilir.

fakat naci kararlı ve determinedir, kadıköy yazıcıoğlu işhanında...

"cd var, flim var" işine girer ve yükselir, birgün cd satarken tanıştığı bir amca (ediz hun oynuyor bunu) naci'ye "gel seni cast yapalım" der, naci de "hay hay" der tabii.

gel zaman git zaman, naci en sonunda 'iyi uykular' sloganlı bir kanepe reklamında oynayabilir. az da olsa meşhurdur artık, imdb'ye adını girer, çıkan tek linke basar ve sevinir, arada bir de kardeşi alf'in ismini yazar çıkan sayfaya sitemkar mesajlar atar. kaslının imdb sayfasına da girer ve oraya da tehdit dolu mesajlar falan atar. ileri geri konuşur küfür eder. fakat naci'nin unuttuğu bir şey vardır; zira, onun tanıdığı bu avusturyalı genç artık bir amerikan valisidir. c.i.a gelir naci'yi, fikirtepe'deki evinde bi' güzel döver, tövbe diyene kadar hırpalar.

bitti.

Wednesday, October 13, 2010

Noktalama işareti kullanmak yasaktır!


tekrar ne zaman görüşürüz diye sordum buradan çıkınca biraz dolaşır mıyız diye de gayet sorabilirdim ama hayır ne zaman görüşürüz cumartesiye dedi cumartesiye diye tekrarladım ama onaylamak için mi yoksa sonuna “mı mu mü mi” gibi soru ekleri takmadan nasıl takmazsa ingilizler ama vurguyla sorguladıkları gibi sordum mu hangisini bilmiyorum ama kalktı ve gitti tekrar döneceğini umarak ummaktan öte niye uzatıyorum ki için içimi yiyerek cebimden bir sigara çıkarttım ve yaktım ve ilk dumanı içime çektim ve buraya oturabilir miyim diye sordu heyecanla başımı çevirip o değilmiş başka bir kadın daha çok daha yaşlıca bir kadın bank belediyenin dedim gülerek oturdu cumartesiye diye tekrarladım içimden vurgulu soru ya da evet cumartesiye diye teyitleyerek ayağa kalktım kadının karşısına dikildim bu gece yemeği benimle yer misiniz diye sordum aaa dedi beni ne sandınız siz sizin yaşınızda oğlum var ama oturmadan az önceki gülüşü aklımda oradan açık bir kapım var bir iki ortalama kıvrak lafla yarım saat saçma sapan konularla geçecek sohbetle bu hayatında kimsenin bi bok sanmadığı ve durmadan benim yaşımda bir oğlu olan kadına ilk defa ezberinden farklı bir şey ile şu sikik akşam yemeğini benimle yedirebilirim ya insan unutmak istedikten sonra o da ağzını şapırdata şapırdata yemeğini yiyip sonra unutup ama niye niye niye şu yarım akıllının gecesini benim gibi yüksek mizah anlayışlı birinin birbiri ardına esprileri şimdi yeri mi nereden de aklına geliyor düşünceleri ifadeleri olmadık bakışlarıyla farklılandırayım ki karşılığında aklının dapdar koridorlarından ıkına sıkına kendine özgü ve değerli ama ilginç bir iki kelam çıkartabilmek için ıkına sıkına ıkınıp sıkılıp evet farklı hayatlar farklı seçimler gibi ya da birbirine benzemeyen sorumluluklar ya da sorumsuzluklar gibi ya da benim sorumlu olduğum kişiler bir ailem var gibi ya da iyi hoş da çocuğum kendine bir iş bulsana evlen -sıkı kızların hepsini gerizekalılar kapmıştı- gibi deyip onun bunun dediklerinden farklı olmayacak ama bunun acısını ses tonuyla ayırt ettirmeye çalışmayacak da ne bok yiyecek senin yaşında oğlum var benim tanrı bağışlasın dedim ve yürüyüp gittim

prizden çıkarttın mı gazeteye sarılı balığı fırlatıp denize attın mı balık tutan adama neden bunlar lüfer değil dedin mi sen hiç balık tuttun mu cumartesiye dedikten sonra soru eksiz ama soru işaretiyle o soru işaretine benzeyen zokalı iğneyi lüferin solungaçlarından kes sözü kes zokayı seçtin mi cumartesiden önce tıraş olmayı düşündün mü kapısından içeri girdiğimde şerefime kaldırılan bir kadeh gibi elindeki makası havaya dikip hoşgeldin beyim diyen berber daha önce nerede tıraş oldunuz diye devam ettiğinde biliyordum bu tümeni hepsi yapar illa ki kendilerinden öncekini kötüleyeceklerdir cebimden bir beşlik çıkartıp lavabolu tezgahın üstüne koydum koydun mu ve bitinceye kadar tek kelime etmezsen bu beşlik senin olur dedim yandaki koltukta oturan dallamanın gülerken dudağı kesildi berber bozuldu saçmala saçmala kes kes saçmalamak senin tekelinde mi dedim bunu hep derim eğer bir şey yapmaktan sakındırılıyorsam bu senin tekelinde mi

mesela hatçe yani cumartesiye hatçe'nin parktaki banktan haftalar sonra yatağında artık şefkatin sevişmemize engel olduğu gibi zımbırtılardan birinde yüzü koyun yatarken saçlarımı okşayıp zavallım benim zavallım dediğinde saçlarımı parmaklarından kurtarıp saçlarını kavrayarak suratını nasıl duvara yapıştırdıysam senin de saçmalamalarını geri zekalı beynine tıkıp bu tekel benim diye avazım çıktığı kadar bağırabilsem de mesele bu değil bunu biliyorum çünkü senin karşında durup dile getirdiğim meselelerin o istavrit beyninin süzgecinde ortalama olmaya mahkum olduğunu bildiğim gibi çünkü çıkmıyorsun ya aklımın içinde beni de dinliyor musun orospu çocuğu senin yargılarının beğenilerinin seçimlerinin farklılıklarının sorumluluklarının uzattırma bana hepsi ortalamadır çünkü saçmalama dayanamıyorum oradan buradan bulduğun arakladığın mı demeliyim yoksa görüşlerin ve o görüşler hakkındaki yorumların ortalamadır senin okuduğun olağanüstü güzellikteki kitap ortalamadır senin seyrettiğin alameti farika olsa olacağı var olan film ortalamadır senin başka ulvi birinden duyup da alıntılayacağın özlü söz ortalamadır senin oradan buradan çıkıp da aklıma giren olmaklığın ortalamadır senin girdiğin benim aklım ortalamadır sana hitap eden benim sözlerim sana bakan benim gözlerim senin sikeceğin hatçe ortalamadır ki ben ne çok seviyorum hatçe'yi senin yüzünden benim sevdiğim güler ortalamadır cumartesilerin kökü şimdi sana onlardan bahsettiğim an ortalamadır senin aklına gelen parlak fikir senin döktüğün gözyaşı senin suskunluğun söyleyecek bir şey bulamasan senin bulamadığın söyleyecek bir şeyin ortamaladır senin taptığın tanrı senin yediğin yemek senin bu gece yemeği benimle yer misiniz diyeceğin güler yok hayır benim yaşımda oğlu olan kadın ortalamadır.
o kadınla yemeği ağızlarınızı şapırdata şapırtada yersiniz kaç saat sürer
hesabı ben öderim
o orospu sen de orospu çocuğusun en masum olanınız benim yaşımdaki oğlan

Bir tişört altı manzarası



bir yaz günü öğleden sonra görmüştüm onu. converse tshirt’ün üzerinde bir ayakkabı figürü vardı.. bağcıkları çözülmüş bir ayakkabı. sadece bağcıklar değildi çözülen. şifresiz, nefis ve şiirsel göğüs uçları da çözülmüştü. sunmuştu olanca cömertliğiyle bize kendini. rahatça dolaştırıyordu bayan onları. “neden bize bunu yaptınız sayın bayan?” diye sormak isterdim. bir rahat dursaydınız. diğer insanlar gibi mayonuzla denize girseydiniz. aklımı başımdan aldı bu şok edici cömertliğiniz. tatlı, tropikal meyve yapışkanlığındaki kahkahanın çıktığı ağzı arıyordu bütün erkek gözler. bulmakta zorlanmıyorlardı. bir kahkaha daha patlıyordu. niteliği aynıydı ama daha tiz ve incesini duyuyorduk hemen ardından. converse tişörtün altından ayartıcı bir devinimle sallanıyordu göğüsleri. uçları algımızın en tenha noktasına dek uzanıyordu. tester bir anne ve kızı şezlongları üzerinden süzerek ayıplıyordu onu. ben de onları ayıplıyordum! rahat bıraksınlardı onu. rahat bıraksınlardı bizi. mutluyduk böyle. öğle güneşi şahidimizdi. o bile memnundu. zira gölgesi hepimizden uzundu göğüs uçları tişörtünden gözüken kadının. demek ki; güneş bile ona sarkıyordu.

daha çok örtülmüş bedenleri ve mayolarıyla salınıyordu diğer kadınlar. bir kadın, bikinisiyle uyumlu bir kumaş parçası sarmıştı üstüne. dikkate değer değildi o bizim için. ergendik, coşkuluyduk. çin seddi’ni aşardık o göğüs uçlarının coşkusuyla. çantası, havlusu, parmak arası terklikleriyle “bu yaz çok moda” kadın dergilerinden fırlatılmıştı bu kadın dünyamıza. çanta, terlik, saçtaki toka, bilekteki boncuk, herşey göğüslerinin selam yollayan uçlarıyla uyumluydu. kendine bile uyum sağlamakta zorlanan zavallı benliğim, bu renk ve uyum cümbüşü altında inim inim inliyordu.

zavallı bikini adası geliyordu aklıma (aklım durmuyordu ki! ha bire bi şeyler gelip duruyordu. tatile kendimi almadan çıkmanın bi yolu yok muydu?). ilk atom bombası denemelerinin yapıldığı, mavi ve zavallı küçük ada. bikini adası.. iki parça mayo icat eden bir modacının esinlendiği isim. tester kadının kızı da bir garip giyinmişti. bir kız çocuğu, kadın bikinisiyle.. ihtimal plaj dışında da çocuk gibi giyinmiyordu bu kız. artık kadın gibi giyiniyor zaten kız çocukları bile. selim ileri ıslaklığında dalıp “nerede benim çocukluğum” demek istemiyordum ama; gerçekten benim çocukluğumda kız çocukları, çocuk gibi giyinirdi. pofidi etekler, karpuz kollar, şirin pabuçlar, azıcık fisto, çiçek böcek desenli, pamuklu kumaşlar, çocuklar için çizilmiş modeller… çanta taşımak akıllarına bile gelmezdi., anneleri ne güne duruyordu? koşmayı, tırmanmayı, zıplamayı kolaylaştıran terlik ve ayakkabılar alınırdı. bu kız ve annesinin şezlonglarına yerleşme süreci ve biraz ötemdeki gözümden kaçırmadığım esas kadının şahaaaaane göğüs uçlarına bakarken geçirdim aklımdan bunları. o an ğöğüs uçlarına dalma zorunluluğumu ihlal ettiğim fark edip utandım. tekrar utanmadan çevirdim bakışlarımı, tamamen kitledim asıl konuya. baktıkça baktım! ama bu şahane cömert kadın, sanırım bakılmaya alışkın.. minik bir gülücük bile bağışladı, eksenine giren biz kullarına.

ama ben asıl şaşkınlığı, küçük kızın tester tülünü üzerinden sıyırınca yaşadım. kız, annesinin bikinisinin mini boyunu giyiyordu. evet.. iplerle tutturulmuş, parlak kumaş parçaları.

küçük bir kız çocuğunun olmayan göğüs uçlarını gizlemekten çok, çıplak göğüs erotizmini anımsatan, “örtüyorsa altında bir şey vardır” dedirten bikini üstü. çocuk mayosu değildi bu. giydiği terliklerle bırakın koşmayı, kaygan zeminlerde tutunmadan yürümek mümkün değil. bir çocuk için ne büyük bir eziyetti. evet, bir ‘çocuk’ için.

çocuk modası! çocuklar son 5 yıldır ‘yüksek ısı kurbanı’ kostümlerini giyiyorlar. tek omuzlarını açıkta bırakan seksi bluzlar, adımını atınca aralanan etekler, göründü görünecek popolar, baharat kokulu parfümler ve çıplak omuzlarda dağılacak uzun saçlar…

moda tasarımcıları rahat! büyüklere ne yapmışlarsa daha seksi, alımlı baştan çıkarıcı görünmeleri için; bedenlerini küçültüp çocuklara giydiriyorlar. televole sözcüğü hayatımın bir alanına daha yapışıyor: televole çocuğu bunlar.

moda yaş gruplarını ayırmıyor artık. çocukluğun masum androjenliği yok edilmiş. kadınlar çocukken de kadın. teoride yıllarca ‘pratiğe dökülmüş kadınlık’ için çalışıyorlar. ve işte converse bağları çözülmüş tişörtlü pek şahane bir bayan haline geliveriyorlar çarçabuk. ve çocuklar çocukluğa dair hiçbir şey taşımıyorlar üzerlerinde. giydikleri uçuşan elbiseleri, askıları pat diye düşen bluzları bu yaşta taşıyamadığından olsa gerek, göğüs uçları tişört altından gözüken pek şahaaaaane kadın parmak arası terlikleriyle ha bire tökezliyor. kıskanılmalı ve imrennmeli başka kadınlar yine de. zira pek çok kadından daha çocuk bu haliyle.

göğüs uçları tişört altından gözüken şahaaaane kadın ekseninde dönmeye başlayan karşı cinsleri sinek kağıdı misali çekmeye devam ediyor (yapma, etme, sapıklaşma diyorum kendime. ama bayanın dudak büküşü, göz süzüşü, gülücük saçışı, o işve, o eda.. eeee, halk tarafımla tek şey geçiyor aklımdan: bu kadın sıradan değil! bu olmuş!)

kadın olunmaz kadın doğulur arkadaşlar! ağdalı melodramların hakaret sözcükleri gibi yankılanıyor beynimde bu söz. güzelliği yaşayan, güzelliyle yaşayan bütün kadınların sahip olduğu gibi; işveli ve seksi göğüs uçları çarpıp duruyor sağ lobumdan sol lobuma.

göğüs uçları şaaaaaaahane kadını, şaşkınlıkla izlediğim kitabımın arkasından çıkarıyorum. kurabiye canavarı desenli havlumu ve pek sayın Marcel Proust'u çantama tıkıp ortopedik terliklerimi ayağıma geçiriyorum. olay mahallinden uzaklaşıyorken hızla, göğüs uçları tişörtünün altından gözüken kadının dozu artmış kahkahaları çınlıyor kulaklarımda..

ah, ne yazık.. huzur bulamadım burada da!