Monday, September 27, 2010

DiaSa!


Her alışverişte beni ya çileden ya da marketten çıkaran marketler zinciridir DiaSA.
Bir kış günü işlere ara verip DiaSa'ya gittim. Buz gibi kola aldım... Bir de Nestle çikolata.
Mutlu olmam lazımdı. Zira ihtiyacım vardı. Bağımlıydım.
Adam paramı alırken bana "bu soğukta kola mu içilir" diye sordu.
İyi niyetine eyvallahtı da, sana ne arkadaşım, biliyorum kötü olduğunu ama bağımlıyım.
Üstelik sen bu kapitalist zincirin halkalarından birinde çalışan kişisin.
Bana bunu satmak zorundasın. Böyle diyor kapitalist kanun.
Ayaküstü hümanizmin ne gereği vardı? Satmak zorundaydın bana o malı.
Parayı alıp kasaya attıktan ve fişi kestikten sonra ne anlamı vardı hem bu lafın.
Bu arada o zamanki iş yerimin bulunduğu yerde DiaSa'dan başka market ya da bakkal yoktu.
"Gidip başka yerden alsaydın" demek de seçeneklerden biri değildi yani..

Neyse, ben yine önümdeki kolamı içeyim. Hmmm... Hayatın tadı!

Tuesday, September 21, 2010

Ense Kökü

İnsan bedeninin en sevilen ayrıntı noktalarından biri ense kökü olmalı. "Tanrım" diyorum, tuvalet aynasına sırtımı dönüp elimdeki küçük aynaya yansıyan ense kökümüm ters aksine baktıkça... Tutamıyorum kendimi, gözlerimi seksi seksi kısıyorum; "ah keşke" diyorum, "keşke dilim daha uzun olsaydı da tadına bakabileydim ense kökümün, uzamış ense tüylerimi dişlerimle birer birer koparıp, acıyla zevki aynı anda yaşatabilseydim kendime. "Ey tanrım, niye vermedin bu elastikliği, bu fleksibiliteyi şu ihtirastan bozum bozum morarmış boynuma. Ey tanrım, sen de yaramazsın" diyorum... Bazen... Her zaman değil!

Friday, September 17, 2010

Kendime aşık olsaydım...

Kendime aşık olsaydım, önce kendimi göğüs cebimde taşıdığım el aynasında kesmekle başlardım. Aynayı kırar ve mavi damarların en kabarık olduğu yerden derime batırırdım.
Gözlerimi süzerdim aynada.
Aynayı boydan aşağıya gezdirip vucudumu da süzerdim.
Arkamı dönüp kıçımı keserdim.
Sonra kıçımı dikizlediğimi kendime çaktırmamak için -yakalamış gibi yaparaktan- aynayı birden göz hizama getirir -nereye bakıyorsun sen- gözlerimi havalara sağlara sollara kaçırırdım.

"Benimle soğuk bir şeyler içer misin" derdim aynaya dudaklarımı yaklaştırıp.
Nefesimden buğulanan aynayı dilimle silerek bunun ayrıca da "Evet, hem içerim hem de öpüşürken dilimi de kullanırım" manasına geldiğini akıl ederdim.

Göz kırpardım aynaya.
"Ne güzel" derdim.
Çünkü ikimiz de aynı anda göz kırpıyoruz ve birimiz diğerinin gözünü tam kırptığı -kapalı- anda göremiyor.
"Ruh ikisiyiz lan biz" derdim kendime.

"Bana biraz zaman ver" derdim kendime.
"Yıpratıcı bir ilişkiden yeni sıyrıldım, yenisine ne biliim, nasıl hazır olabilirim?"

"Ben beklerim" derdim kendime.
"Bekler misin gerçekten?" diye sorardım kendime.

"Beklerim ya tabi, ama peşimde kuyruk gibi dolaşma" derdim kendime, "kuytu bir yerde bekle."

Aynayı başım yüksekliğine kaldırıp, üst kafamın yarına kadar getirdikten sonra önce çivi gibi çaka çaka, sonra da istenilen yırtığı bulduktan sonra bıçak gibi kese kese, baştan aşağıya kendimi ikiye ayırırdım.

"Ben kendimin bile kuyruğu olamam" derdim kendime ama içimden, çünkü vücudumun arka kısmı olarak ikiye ayrıldığımdan ve artık konuşacak organlarımı ön yüzümde bıraktığımdan.

"Ühü ühü ühü" diye uzaklaşırdı oradan ön yüzüm.
Bu aşk da burada biterdi....

Wednesday, September 15, 2010

kacsantim.com

Türkiye'deki kayak merkezlerinin kar seviyelerini ileten işlevsel bir site varmış.
Adı:Kaç Santim?

http://www.kacsantim.com/

The Cottage


Andy Serkis'in başrolde olduğu bu korku-komedi filmini eper süre önce izlemiştim. Bir vesilyle birkaç sahnesine denk geldim, hakkında bir şeyler karalayasım geldi.

Filmin ilk yarısı "Nerede lan bunun korku sosu" diye sormanıza neden oluyor.
Amma velakin son yarım saati gore cümbüşü halinde seyrediyor.
İkisini de tam olarak beceremese de izlediğiniz için pişman etmeyen bir film.
Ucube tasarımı biraz kötü... Oyuncular ise sempatik.
Birden bire kan gövdeyi götürürken "Lan n'oluyor, ne güzel gıdıklanıyor gülüyorduk" aşamasına geliyorsunuz.

Filmde, yüzü kapatan maskenin göz deliklerinden dolgun göğüslere yaptığı dikiz ve akabinde burun kıran kafa darbesi de Freudyen algı oltamızın ucundaki kancayı kıçımıza sokuyor mu? Evet, sokuyor.

Monday, September 6, 2010

Richardgillerin üçüncüsü


Shakespeare karakterleri arasında kötülük yapması bence en doğal olan karakter III. Richard'dır. Zira fiziksel kusurları vardır ve uğradığı gizli aşağılanmayla iktidar güdüsünü tatmin ederken, bu zaafını bilerek intikamcı bir şekilde hareket etmesi insanidir de. Elbette puştun tekidir ama bir de bu tarafını düşünmek lazım bu orospu çocuğu çolak kamburun...

Der ki:
"Alına kırıta giden bir yosmanın önünde cakayla gidicek hal mi var bende? Kahpe felek kancıklık etmiş; yarım yamalak yapılıp vaktinden önce yollanmışım dünyaya! Öylesine biçimsiz, öylesine başkayım ki herkesten; yanından topallayarak geçtiğim köpekler, havlıyor bana..."

Dostum, şimdi onu anlayabiliyor musun biraz?

Unutulmaz Film Sahneleri 1

Adam kapıdan çıkarken karısına şöyle der: "Bugün ne çok işim var, bir bilsen cancağızım. Geçen seneden arşive kaldırılması unutulmuş dosyaların istifi, öğleye doğru bermutat kontrollerin ifa edilmesi, muvakkat bütçemizin revizyonu için genel müdürlüğe mektup yazılması, hülasa iş iş iş iş üstüne iş…"

Kadın şöyle cevaplar: "Çoluğumun çocuğumun velinimeti, dalyan yapılım, selvi boylum, git yiğidim, git de sök getir rızkımızı…"

Adam da; "Her şey sizin için, zaten siz olmasanız…" diyerek kapı tokmağını çevirir. Çünkü açmak istiyor kapıyı, ancak tokmak elinde kalır, bunun üzerine sinirlenip kapıya tekme atar, bacağı ahşap sunta kapının içine girer. Çıkartamaz, itfaiye çağırırlar. İtfaiyeciler adamın bacağına hasar vermeden kapıya ve bacağına müdahale edemeyeceklerini bildirirler. Sonra kapıyı menteşelerinden sökerek adamın bacağı ve topyekûn kendisiyle beraber itfaiye binasına doğru götürmeye başlarlar.

Halbuki ne kadar yanlış; adamı ya hastaneye ya da tamirhaneye götürsenize... ya da komple bir sanayiye falan. İşin ehilleri orada aslında… İşte Türk sinemamızın gelmiş olduğu hazin nokta.
Hakikaten nokta.
Okuyor musun hala?
Nokta ulaaaan.

Amerikan Edebiyatı Hakkında...


Pek ezik bir edebiyat tarihi var Amerika’nın... Özellikle başlangıcı... Gittikçe açılıyorlar yakın zamana yaklaştıkça... Sonra da best-sellerlara kayıyorlar... İlk zamanlardaki kayıp pilgrimlerin dünyevi işleri günah saymalarından sebep yasak saymalarındandı yazımı.

Köleliğe dair kısa hikayeler vardır çokça...

Walt Whitman bildiğim ilk yazarlardandır ama oldukça sıkıcı bir dili vardı. Ve tabi ilklerden bir de Emily Dickinson....

Nathaniel Hawthorne'un, Scarlet Letter'ı başarılı bir kitaptı. Çok fazla sembolizm içeriyordu, yorulmuştum kurcalarken.

Sonra Mark Twain... Pek sevmesem de önemli yazarlarındandı amerikan edebiyatının... Huckleberry Finn ve Tom Sawyer'la tanınsa da ben en çok "The Tragedy of Pudd'nhead Wilson"ınının takdiri hak ettiğini düşünüyorum.

Bir de Moby Dick tabii… Herman Melville'in en ünlü Amerikan edebiyatı klasiğidir sanırım. Tabii en ağır kitaplardan da biridir. Ahab muhteşem bir karakterdir gözümde.

Sonra bir de F. Scott Fitzgerald var. Kısa hikayeleri ve romanları ve hüznü… Aptal, şımarık karısı için yaptıkları... The Great Gatspy mükemmel bir kitaptır. Bir nevi Amerika’nın tarihine benzer F. Scott'ın hayatı da. Yer yer savaşlarla yıkılan, yer yer görkemli ışıltılı.... Ama hep o kadın uğruna...

Sonra bir de Ernest Hemingway var... Bu konuda onu anmamak ayıp olur. Devasa bir yazar, izinden gidilesi bir kişidir.

Onu takiben John Steinbeck... Of Mice And Men ile herkesin gönlünde taht kurmuştur düz yazında, bir de East of Eden tabi ki...

Ve, J.D. Salinger'ı anmadan geçmek olmaz tabi... Özellikle sorunlu ergenlerin okumazsa dövüldükleri "The Cathcer In The Rye" muhteşem eserinin yazarı... En sevdiğim Amerikan edebiyatı romanıdır belki de... Pek çok filme de konu olmuş, malzeme olmuş bir kitaptır ayrıca...

Tabi ki, Kurt Vonnegut da geldi aklıma, gelmezse olmazdı. "Breakfast of Champions" muazzam bir kilometre taşıdır. Henry Miller’ın cüretin zirvelerinde dolaşan edebi pornografisinin de yeri ayrıdır.

Ve Chuck Palahniuk demeliyiz son olarak... Bu da kronolojik bir sıralama oldu galiba.

Sahi, aykırı edebiyatçılardan Henry Miller’ın lafını edip Charles Bukowski gibi bir ayyaşı söylemeden geçersem ayıp etmiş olurum sanırım.

Amerika’nın şairlerini çok sevmesem de... T.S Elliot- özellikle Waste Land We The Love Song of Sir Alfred Prufrock ve Sylvia Plath'ın yeri ayrıdır...

Ayrıca Edgar Allen Poe'yu hayatımıza kattığı için "God Blass America"...

Akıldan Kalbe, Kalpten Akıla..

akıl kalp ilişkisi; gergin zıtlıklar, enteresan yoldaşlıklar içeren bir ilişki.
aralarındaki uzaklık kimi zaman yoktur, kimi zaman yüzyıllık yol kadar uzundur.
akıl ve kalp uzalaşınca sağlanan şey huzurdur.
akıl uyumaya, uyum sağlamaya meyyal...
güvenceye ve acı itelemeye meyilli.
kalp ise çırpınmaya... kıymık kıymık, doğranmaya meyyal.
yüreklenmeyen akıl bilgisayar soğukluğu taşıyor.
akıllanmayan kalp tökezleyip duruyor.
şiir, müzik, tüm sanat hammaddeleri, yüreğin çırpınmasından, çırpılmasından ortaya çıkıyor.
akıl bunu forma sokuyor ve ambalajlayıp satıyor.
diploma, senet, kartvizit, evlenme cüzdanı, ikametgah vesaire aklın zaferleridir.
öpüşmek, sevişmek, koklamak, üşümek, bebek sevmek, ağlamak, sıcaklık üreteci tüm vesaireler yürek meziyetleri.
akıl mülkiyetçi, yürek komünist.
akıl dünyada mekan, yürek ahrette iman.
kışkırtılmaya, birbirini yemeye ayarlı, iki tas has hoşaf gibi.
ritmimizse fon müziğimiz, ikisinin ortak şarkısı..
engel oluyor biraz, bu cebelleziye...
sonuna dek sürecek bu gidişat, ölesiye..