Tuesday, January 27, 2009

Benim sevgili geyşam…

Ah, benim sevgili geyşam…

Orada oturuyor. Salonun tam ortasında, sehpanın arkasında, yerde. Elindeki yapboz parçalarıyla oynayıp duruyor, bazı parçaları eline alıp uzun süre düşünüyor, sanki bu hali beceriksizliğini resmediyor. Yine de sabırla bütünleştirme işlemini yerine getirmeye çalışıyor. Ben yokmuşum gibi davranıyor ama neresinde olduğunu bilmediğim üçüncü gözüyle sanki her an bana bakıyor. En ufak hareketimde beni cezalandırmaya hazır.

Elimde chopstick, tabaktakileri yemeğe çalışıyorum. Müthiş bir zorluk benim için, kafamı eğip yüzümde biriken teri tişörtüme siliyorum. Bitirmeliyim yemeği, en kısa sürede. Biraz önce bir parmağımı kaybettim. “Talihsiz bir durum” dersem sanırım bana katılırsınız. Havasızlık içinde ve durgunluğun hakim olduğu odada tabağımdaki lapayı bitirmeye çalışıyorum. Sağ serçe parmağım yerde, artık benim bir parçam değil. Sabah kendini bana cömertçe sunan kadın tarafından, biraz önce bir güzel kesildi. Herhangi bir elektrik süpürgesiyle ortadan kaldırılmayı bekliyor şimdi. Ah, benim kontrolsüz iştahım, zevzek çatal bıçağım, zavallı serçe parmağım.

Oysa ne güzel başlamıştı gün. Tütsü kokularıyla dolu odada bir geyşa; sakin ve sevimli bir minnettarlıkla doluydu içi. Kendi elleriyle yaptığı sakeyi sunmuştu bana. Sonra soyunmuş, beni ince ince süzüp dilimi emmeye başlamıştı. Sonra göğsünün ortasından başlayarak boynuna kadar koklaya koklaya öpmüştüm onu. Benim gibi düşüncesiz, beyinsiz ve umutsuz bir seks bağımlısı için mükemmel bir piyangoydu.

Ve artık sağ elimde dört parmağım var benim; etrafta bir cankurtaran yok, etrafta bir buzluk yok, etrafta bir umut yok. Yapbozu tamamlamaya çalışıyor şimdi, sanki benim zavallı parmağımdan önemliymiş gibi. Ayaklarım ve gövdem kalın bir urgan ile bağlı sandalyeye. Sadece ellerimle chopstick’i ağzıma kavuşturabilecek kadar hareket özgürlüğüm var. Bunun için de yalaktan su içen bir manda gibi eğilmem gerekiyor. Yapbozun önemli bir parçasını tamamlıyor romantik geyşam, muazzam bir sevinç gösterisi içerisinde. Tamamlanacak şeyin ne olduğunu tam olarak göremiyorum. Oturduğu yerde sağa sola sallıyor kafasını. Kendince onaylıyor çalışmaya başlayan zekasına olan hayranlığını. Yüzüne düşen bir parça yumuşak saçı elini kullanmadan, kafasını arkaya doğru sallayarak saç sürüsüne kazandırıyor. Elleri başka şeyle uğraşamayacak kadar meşgul yapboz ile. Ve elbette serçe parmağı yerinde. Bu ne mükemmel bir ayrıcalık.

Geyşamın çok acımasız kuralları var. Bunlar önceden belirlenmiş kurallar değil, kafasına göre anında yazabiliyor. Örnek vereyim: Önünüze konulan yemeği yemek için çubukları reddedip, çatal ve bıçak istememelisiniz. Zira keyif içinde bulutların üzerinde dolaşırken, aniden bir zebaninin sarstığı çürük sırat köprüsüne inebilirsiniz.

Bilemezdim yaptığım şeyin büyük bir saygısızlık ve kabalık olduğunu. Keşke çubuklarla alay etmeseydim ve istemeseydim çatal bıçağı. Farkında olmadan affedilmez bir hata yapmışım meğerse. Neden kullanmadım sanki o çubukları? Çubuklar yerine çatala uzandığım anda, kafamın arkasında hissettiğim şiddetli darbeyi hatırlıyorum en son ve sonra işte bu sandalyeye bağlanmış olarak buldum kendimi.

Üstüne para vererek şiddet imtihanından geçiyorum. Sıradan bir ödemeyle, olağanüstü bir deneyim yaşayacağımı sanıyordum oysa. Parayı ödeyip odaya girdikten sonra her şey güzel görünüyordu. Tüyleri traşlanmış kadınlığı, pürüzsüz ve mükemmel şekilde yağlanmış vücudu zevkin doruğuna çıkarmıştı beni. Yüklendikçe yüklenmiş, iyice kendimden geçmiştim. Resmen kölelik ediyordu kadın bana. Kendimi dünyanın en cazibeli erkeği zannedecek kadar mükemmel bir muamele görüyordum. Ama sonra… sonra keşke “karnın aç mı” sorusuna “hayır” cevabını verseydim. Hayır demeyi beceremem ki ben. Evet… Evet… Evet… Beceremem!

Yapbozu tamamlamaya devam ediyor. Bu sırada kafasını kaldırıp sandalyenin dibindeki zavallı serçe parmağıma bakıyor. Benimle ilgilenmesi ne güzel ve ne korkunç. Tamamen onun merhametinin ya da acımasızlığının ucunda sallanıyor kaderim. Yavaşça, emekleyerek geliyor sandalyenin ucuna. Önümdeki diğer çubukları alıyor, sonra da çubuklarla yerde duran zavallı serçe parmağımı… Gülümsüyorum ona, bana acımasını diler gibi. O da bana gülümsüyor. Gülümsemesi bir umut oluyor bana. Ve bu umudun yeşerttiği yılgın hırsla, döke saça yiyorum lapamı. Saçlarımı okşuyor bir eliyle, gülümsüyor. Diğer elinde çubukların arasına sıkıştırılmış parmağım. “Lütfen bitsin bu oyun” der gibi bakıyorum ona. Parmağı yapbozun boş kalan kısmına yerleştiriyor, memnun kalmıyor. Uzanıp bakıyorum yapbozda ne olduğunu görebilmek için. Sadece kenarını görüyorum ki o da koca bir hiç. Tekrar alıyor parmağı çubukların arasına ve odadan çıkıyor.

Yemeğimi bitirmiş olmak bana biraz umut veriyor. Sanırım sınavı geçtim. Parmağımı dikecekler belki de, her ne kadar eski yerinde tekrar yaşamaya başlayacağından emin değilsem de… Dokuz parmaklı bir adam olmaya alıştırmalıyım kendimi, tabii eğer şanslıysam. Dört parmakla atacağım tokatı düşünüyorum, saçma geliyor. Bir kağıda imza atmaya çalıştığımı düşünüyorum, garip geliyor. Hadi gelin ve çıkarın beni buradan. Gözlerimi bağlayıp bir ıssızlığa mı atarsınız, uyuşturup sıçanlarla dolu kanalizasyona mı bırakırsınız, bir ormanda bacaklarımdan ağaca mı asarsınız? Ne yapacaksınız yapın…
Vücudumdaki bütün gerginliği bacağıma indirmeye çalışıyorum, daha sonra da dışarı salmaya… Gevşemeliyim evet. Nefes al, nefes ver. Yaşadığını hisset. Yaşamak, tek parça halinde… Bir serçe parmağın eksilmiş, ne fark eder. Nasıl olsa diğer elimde bir tane daha var. Biraz doğruluyorum, düşecek gibiyim ama şimdi görebiliyorum sehpanın engelinden göremediğim yapbozu. Kocaman bir el farkediyorum. Tüm parçalar tamamlanmış, eksik olan sadece serçe parmağı.
Rahatlamaya ve gevşemeye çalışırken sürgülü kapı açılıyor. Sevgili geyşam yanıma doğru geliyor. Elinde üzeri kapalı küçük bir tabak ve yüzünde geniş bir gülümsemeyle. Önümde duruyor, gülümsemek ona çok yakışıyor. Elinde çubuklar, bana nasıl tutulacağını gösteriyor. Önümdeki çubukları büyük bir zahmetle uzanarak tutuyorum. “Olmuyor” der gibi sallıyor kafasını. Sonra tabağı açıyor. Tahmin ettiğinizden eminim, tabağın içinden kızartılmış halde duran zavallı serçe parmağım çıkıyor.
Ağzımı açmamı bekliyor.
Ağzımı açmıyorum.
Gözlerimden yaşlar gelmeye başlıyor.
Çubuğu gözüme doğru, sokmak ister gibi yaklaştırıyor.
Şakası olmadığından eminim.
Bana gülümsüyor.
Çaresizce ağzımı açıyorum.
Tanrıya şükür; neyse ki iki gözümde yerinde duruyor.
Vejetaryen lokantasına telefon edeceğim zamanları düşünüyorum.
Bunun için dört parmak bana yeter.
Yine de Pollyanna’dan nefret ediyorum.
Beni elleriyle besleyen sevgili geyşam, seni çok seviyorum.

Prag Yarası


Noel öncesiydi. Soğuk ve yağmurlu bir gündü. Köprülerle dolu Prag şehrinin güney tarafında bir ormanda, silecekleri bozulan kiralık arabamla, karşıma bir şey çıkmamasını umarak ilerliyordum. Yeni yıla, Hitler’in bombalamaya kıyamadığı bu şehirde girmek istemiştim. Şehirde bulunan İşkence Aletleri Müzesi’ni dolaşmış, zırh dükkanlarında büyülenmiştim. Vltava nehrinin kıyısında oturup Kafka’yı düşünmüştüm. Bu şehrin karanlığı da diğer özellikleri gibi kendine özgüydü. Yanıma bir rehber almayışımın pişmanlığını yaşıyordum. On yılı aşkın süredir yaşadığım şehirde bile yağmurlu veya sisli havalarda kaybolan biri olarak, bu kalkıştığım tam bir aptal cesaretiydi.

Farımın cılız ışığı büyük bir ağacı işaret etti. Yol bu noktada ikiye ayrılıyordu. Sol taraf uğursuzluk getirir diye düşündüm. Çocukken solaktım ve annem bunun uğursuzluk getireceğini düşünerek, sağ elimi kullanmam için epey çalıştırmıştı beni. Ama başarılı olamamıştı. Buna rağmen hayatımın ilerleyen yılları korkunç uğursuzlukların kontrolünde geçmediği için direksiyonu sol tarafa kırdım. Bir süre ilerledim, rüzgar git gide şiddetini artırıyordu. Rüzgarı delen farım, aniden bir karartıyı işaret etti bana. İyice yaklaşınca, yolun ortasında hareketsizce duran birini gördüm. Yağmurluklu bir kadındı bu. Kollarını kavuşturmuş, kaskatı kesilmiş bir şekilde öylece duruyordu. Kornaya bastım. Kafasını kaldırdı. Donuk bir şekilde bana bakıyordu. Burada ne işi olduğunu düşünerek kapıyı açtım. Kapıyı açar açmaz bana doğru koşmaya başladı. O kıpırtısız görüntüsü, yerini sürpriz bir atikliğe bırakmıştı.
“Arabana binmeme izin ver” dedi.
“Elbette” dedim.

Hemen yanımdaki koltuğa oturdu. Yağmurluğunun şapkasını çıkardı. Topuz yaptığı uzun siyah saçları çözülerek bir yılan gibi kıvrıldı ve sırtına doğru süzüldü. Cebinden uzun bir bıçak çıkardı. Bıçağı görünce endişelendim, beni tehdit ederse bir şekilde kurtulabilir miydim, bilmiyordum. Ama beklediğim gibi olmadı, bıçağı tehdit etmek için değil, bana vermek için uzatmıştı.
“Buna ihtiyacın olabilir.”
“Anlamadım. Niye?”
“Soru sorma. Cebine koy.”

Nerede olduğumu tam olarak bilmiyordum ve şimdi yanımda görüntüsüyle şehvet saçan bir kadın vardı. Prag’a gelmemin sebebi, hakkında birçok masal ve efsane bulunan bu şehri yakından görmekti. Ama yaşadıklarım beklediğimden çok daha fazlaydı. Böylesine esrarengiz ve garip bir kadına, saçma sapan korkularımı açığa çıkaran, sıradan ve zevzek sorular sormamam gerektiğini düşündüm. Bıçağı alıp siyah kadife ceketimin geniş iç cebine koydum.
“Biraz daha hızlı gidemez misin?”
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.
“Dümdüz git. Hiç sapma. Sadece daha hızlı ol.”

Beni bekleyenin ne olduğunu bilmeden gaza bastım. Önümü çok iyi görememek dert değildi, zira böyle bir yere aklı başında hiç kimse gelmezdi. Sığ korku ve aptallık ormanında ilerlerken karanlık bir şato belirdi ötede. Ağaçların çepeçevre sardığı, unutulmuş, bakımsız bir şatoydu bu.
“Geldik.”
“Çok şükür.”
“Sakin görünmen iyi.”
“Sağol.”

Arabayı park ettim. Kadının yüzüne baktım, heyecanlı görünüyordu. Elimle kapıyı işaret ettim, “açayım mı” der gibi. Mümkün olduğunca her şeyi normal karşılar gibi bir hava yaratmaya çalışıyordum. “İnelim” dedi. Kapıyı açıp aşağı inerken cebimdeki keskin bıçağın etime hafifçe battığını hissettim. Kapıyı kapatır kapatmaz, şatonun camlarından birinde ışık yandı. Ne zaman bir kurt ulumaya başlayacak ya da başımın üstünden ne zaman bir yarasa uçacak diye beklemeye başladım.

Ben karşılaşacağım şeyleri düşünürken, kadın koluma girdi aniden. Ona baktım. Beni baştan aşağı süzdü. Elini gövdeme dayadı, tam kalbimin olduğu yere. Kalp atışlarımı dinledi kısa bir süre. Sonra gözlerimi gözlerime yaklaştırdı. Masmavi bir mıknatıs gibiydi gözleri. Tedirgin edici ve büyüleyici… Kısık bir sesle “Erkeğimmiş gibi davranmanı istiyorum” dedi. “Hayır” dememin hiçbir mantığı yoktu. Çünkü buradan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum ve kadın gerçekten erkeği olunacak kadar güzeldi. “Elbette” dedim çarpık bir gülümsemeyle. “Bir şey imzalamam gerekiyor mu?”

Soğukkanlı ve sakin olmaya çalışmam mantıklıydı ama espri yapma çabam durumu biraz bozuyordu. Gerekmedikçe hiç konuşmamak en iyisiydi. “Erkeğim olduğunu söyleyeceğim onlara. Benim erkeğim…” Aramızdaki konuşmalar bütünüyle kopuk ve düzensizdi, yağmur damlalarının yüzümüze vurmasıyla birlikte dağılıyordu sağa sola kelimelerimiz. Zaten konuşmuyorduk fazla, sessiz kalmak en iyisiydi. Gece sihirli ve ürpertici bir biçimde inmişti sahneye. İlerlemeye başladık kapıya doğru. Islak yapraklar güçlü bir yapıştırıcıyla tutturulmuş gibi sarıyordu ayak tabanlarımızı. Şatoya yaklaştıkça çürümüş ve kokmuş bir şeylerin kokusu geliyordu.
“Bıçağa ihtiyacın olacak, çünkü kendini korumak zorunda kalabilirsin.”
“Bunu duymak şaşırtmadı beni.”
“Beni korumak için değil, unutma.”
“Tamam.”

Sonunda basamaklardan çıkarak şatonun kapısının önüne geldik. Kötü bir düşün başlangıcı ya da karanlık bir tablonun eksik kalan bölümü gibiydi her şey. Birbiriyle hiç ilgisi olmayan, bütünüyle ayrı iki dünya arasındaki birleşme noktasıydı kapı. İçeri girmeniz, bir daha hiç geriye dönmemeniz anlamına da gelebilirdi. Nedense bunu kapının ıslak ve soğuk kolundan tutana dek hissetmemiştim.

Kapıyı açtım. İçeriye adım attık. Görüntü şaşırtıcıydı, zira cansız da olsa bir yeni yıl partisi atmosferi vardı içeride. Antika olduğu belli olan masalarda donuk görünümlü birkaç çift oturuyordu. Kırık dökük dalları olan, büyük bir Noel ağacı köşede duruyordu. Körüklü bir piyanonun başında, piyanist tedirgin bir müzik çalıyordu uzun parmaklarıyla. Bir adam geçti elinde kanlı bir kasap satırıyla; kan damlıyordu, yerde zikzak yapan izler bırakarak… Koku dayanılır gibi değildi. Elimden sıkıca tuttu kadın, uzun bir koridora girdik. Daha sonra da geniş bir odaya... Kadın odanın kapısını kapattı. Elimden tutup odanın ortasına getirdi beni, bir yandan da kafasını yukarıya çevirip tavanın her köşesine bakıyordu. “Getirdim işte onu. Erkeğim o benim… Şimdi onu serbest bırak…”

Ne olduğunu merak ederek kafamı yukarıya çevirdim. “Evet, doğru söylüyor. Ben onun erkeğiyim…” dedim. Kadın üzerindeki yağmurluğu çıkardı birdenbire. Çırılçıplaktı. Elbiselerimi çıkarmaya başladı daha sonra, ona yardım ettim tabii. Çırılçıplak kalana dek… Beni demir yatağa attı hızla. Bir yandan da bağırmaya devam ediyordu, “Görüyor musun? Erkeğim var benim. Onu bırak”… Boş ve kasvetli bir salonda, muhteşem bir kadın dudaklarımı emiyordu. Çılgınca uğraşıyordu kadın, ama fazla bir çaba sarf etmesine gerek yoktu. Bir süre sonra içindeydim. Kopmuş gibiydi, bir düş içindeymişçesine… Çığlıklar atıyor, uzun tırnaklarını derime geçiriyordu. Sarsıntılı bir biçimde boşalmak üzereyken, gözlerini kocaman açarak bana baktı. Tırnaklarında kendi kanımı gördüm. Boşalırken, gözlerinden ve tırnaklarından öteye çevirdim gözlerimi. Köşede, dışarıdan gelen loş ışığın cılız aydınlığıyla parlayan kırık bir ayna parçası vardı. Aynada kendimi gördüm. Bir hayvana benziyordum, derisinde bir kene arayan… Yüzükoyun yatıyordu kadın yatakta, soluk soluğa, ter içinde. Pantolonumu ayağıma geçirip ayağa kalktım. Kalkmamla birlikte hafif bir sarsıntı başladı. Sendeledim. Giderek şiddetini artırmaya başladı sarsıntı. Oda kapısının üzerinde, tavanla yan duvarın birleştiği noktadan yeşil bir sıvı sızmaya başladı. Giderek artıyordu yoğunluğu. Bıçağı kontrol ederek ceketimi giydim, yeşil sıvı odanın ortasına dek ilerledi. Bir noktada durdu. Durmasıyla beraber sarsıntı hafifledi. Beline kadar çıplak, kafasında Noel baba şapkası bulunan çirkin bir adam ve yanında kıpırdamadan duran, kitlenmiş çıplak bir kadın belirdi. Kabarıp şişmeye başladı oda, terliyordu duvarlar. Kötü bir düşün bütün görünümlerini kapsamaya başladı durum. Kapının dışından, koridordan bir astımlının kesik kesik hırıltıları geliyordu. Kıvrım kıvrım bir sıçan yuvasından geçip giden kasırganın tıslaması gibiydi.
Yataktaki uzanan kadın çirkin Noel yaratığına döndü. Ayağa kalktı yatağın üzerinde, kesinlikle bir his yoktu bakışlarında, tükenmiş gibiydi. Bacak arasından safra ve irin boşaldı birden bire. İğrendim. Rahminin dibine ölü salyangozlar gibi düşen ıslak yıldızlarımı bıraktığımı düşününce tiksindim kendimden. Nasıl bir oyunun ortasındaydım böyle? Noel yaratığı kollarındaki kadını bıraktı yere. Fosforlu, yeşil bir ışıkta yatıyordu kadın. Dudakları hafifçe aralanmıştı, olağanüstü hafif görünüyordu gövdesi. Sessizliğimi koruyor, yapacağım en ufak bir hareketin bana pahalıya mal olacağını tahmin ediyordum. Etinden sıcak bir parıltı yükseldi yukarıya. Aynı anda yatakta becerdiğim kadından acıyla karışık inlemeler çıkmaya başladı. “Onu bırak… Bırak onu” diyordu, yılgın bir sesle. Noel yaratığı sessizliğini koruyordu. Yüzünde kindar ve intikamcı bir gülümseme vardı. “Ona dokunmayacaksın bir daha!”

Noel yaratığının ağzından çıkan ilk sözcüklerdi bunlar. “Tamam” dedi yataktaki kadın. “Dokunmayacağım efendim.” Yerde, yeşil ışığın içinde yatan kadın uyandı, ışığın ortadan kaybolmasıyla beraber. Yataktaki kadın ağlamaya başladı. Kalktı, ağlayarak bana baktı, sonra yerde kendine gelen kadına bakarak “Seni seviyorum…“ dedi fısıldayarak. Sonra da kolumu sımsıkı tutarak Noel yaratığına hışımla “O benim erkeğim” diye bağırdı, beni biraz daha öne doğru iteleyerek. Noel yaratığı kahkahalar attı, yerdeki kadına doğru eğildi. “Duydun mu onu? Artık sadece benim olacaksın. Eğer yine kaçmaya çalışırsan, bu kez ikinizi de sonsuza dek lanetlerim.”

Kadın koluma girdi. Titriyordu, halsizdi. “Çıkalım” dedim, donuk bir tonla. “Bu olanları unut. Aksi halde sonun olur” dedi Noel yaratığı. Kolumdaki kadına bakarak, “Güzel bir Noel hediyesi değil mi?” dedi. Bozuntuya vermeyip, “Evet efendim. Çok memnunum, sağolun” demekle yetindim. “Şimdi çıkın” dedi, yerde yatan kadını tekrar kavrayarak. “Bir daha da burada gözükmeyin.”
Kapıdan dışarı çıktık. Ne halt ediyordum burada, kolumda çıplak, yorgun ve güzel bir kadınla. Olacak iş değildi. Şehir merkezi ne kadar uzaktı? Yanımda, bir başka kadına aşık kadınla ne yapacaktım? Tanrı benimle kafa buluyordu. Kadın örümcek ağlarına bulanmış bir hayalet gibi tutundu bana. Boynu, kırık bir bebeğin boynunu andırıyordu. Elleriyse iki gevşek eldivenden farksızdı artık. Bir yandan hayranlıkla beyaz tenini, göğüslerinin harikulade pembeliğini inceliyordum göz ucumla. Benimdi, hepsi benimdi. Ona sahip olmak için karşı konulmaz bir arzu belirdi içimde yine. Birden koridorda durup öpmeye başladım onu, sabırsızca. Yere yatırıp kudurmuş vaziyette üstüne çıktım. Bir yandan da tavanlara bakıyordum, Noel yaratığı bizi gözlüyor mu diye, pis pis sırıtıyordum. Tecavüz ediyordum resmen. Çaresizliği beni hastalıklı bir hezeyana sürükledi. Hoyrat bir taşkınlıkla harap ettim onu. O güne dek hiçbir kadında görmediğim çatlaklar ve yarıklar gördüm bedeninde. Hiç böyle kendimden geçmemiştim bir kadınla. Hayvanlaşmıştım iyice, vurmaya başladım ona. Tepki vermemesi delirtiyordu beni. Aniden hareketlendi. Tırnaklarını geçirdi tekrar sırtıma. Boynumdan ısırmaya başladı, etimi koparmak istercesine. Zor kurtardım kendimi. Tekrar üzerime atladı. Kolumu ısırdı bu kez. Bir parça almak niyetindeydi benden. Bağırmaya başladım, dayanılacak gibi değildi. Cebimden bıçağımı çıkardım. Sivri dişleri etimi parçalamak üzereydi. Bıçağı sırtına geçirdim. Acıyla yığıldı arkaya doğru, ağzında bedenimden kopardığı parçayla beraber. Gülümseyerek baktı bana. “Seni seviyorum. Sen benim erkeğimsin.” Yere yığıldı sonra. Hızla koşturmaya başladım. Girişteki cansız parti devam ediyordu. Piyanist hızlı ve karanlık bir şeyler çalıyordu. Kapıyı kükreyerek açmaya çalıştım. Zorladım ve sonunda açıldı. Bu çılgın yerden hayvanlaşarak çıktım. Orman artık beni ürkütmüyordu.

Kolumdaki eksik yere baktım, yeşil ve lanetli bir ışık sızıyordu. Sonsuza dek peşimde olacak lanetli bir yara hediye edilmişti bana. Hayatımda aldığım ilk Noel hediyesiyle, silecekleri bozuk arabaya yöneldim. Prag, çok uzak gelmiyordu artık bana.