Saturday, September 10, 2016

Şimdi Reklamlar...

En akrilik haiku bu son dönemlerde... Normal bir insan sever ama ben sevmedim:
https://www.youtube.com/watch?v=2kfcosxm2my
O iğdiş kanat çırpış olmasa, yavan bir ıslıkla, fareli köyün kavalcısı gibi olurdu reklam..
Perdeyi çekiyorum.
Anarşist logolu atkımı geriyorum iki elimle...
Kollarımı omzumdan aşırtıyorum tavana...
Ayak uçlarımda geriniyorum...
Mağrur ve yitik bir külliye gibi sayıyorum düşen yaprakları.. Sessiz sallanıyorum.
Bitince reklam klik yapıyorum kaldığım yerden..
Sıkılmıyorum... Ama...

ASLA YAYIMLANMAYACAK ROMANIMDAN BİR PARÇA...

Sınırların eleğe döndüğü...
İran'ın bile stratejik logaritmayı çözüp uzun vadeli planlar yaptığı...
Stereoteizmsel iman patlamasıyla bu hudutlardaki hasta insan sayısının arttığı bir dönemde, en çok dert ettiğim, içlendiğim şey sensin.

hâlâ...
bile isteye yanarak...


Wednesday, July 6, 2016

Regl'e red!

Regl fransızcadaki "regler" yani "düzenlemek" fiilinden gelmiştir; doğru kullanımı "je me suis reglee", yani "düzenlendim"dir.
Bizdeki ismi "adet görmek", "muayyen gün"dür.
Bu regl lafı eski köye yeni adet.
Allahtan ıslaklığı hemen orta tabakaya geçiren pedler var piyasada..

Saturday, July 2, 2016

PANDOMİM: BEDENLERİN DÜETİ*



Haz, bedeni keşfetmekle başladı. Beden hareketle anlam kazandı. Söz yokken hareket vardı. İnsan da, Tanrı da her şeyi bedenlerinden gelen enerjiyle yarattı. Bu mucizenin her detayı yeryüzünün sürprizlere açık ergonomisine göre ayarlandı.


Her şeyin normal olduğu günlerden biri değil. Büyük şehrin kalabalık meydanında biri kadın, biri erkek iki oyuncu müzik eşliğinde sanatlarını icra ediyorlar. İnsanlar konuşmuyorlar. Birileri insanların kısıtlanma şifresini aktif hale getirmiş. Söz kapatmış musluğunu. Oyuncular beden dilleriyle anlatmaya çalışıyorlar bir şeyleri. Biri merdivene çıkma hareketi yapıyor ama, ortada merdiven yok. Diğeri saçını tarıyor ama, elinde tarak yok. Sigara içiyor ama, elinde sigara yok, yakacak kibrit yok. Dünyanın en eski sanatı bir meydanın ortasında icra ediliyor. Modern yapıların yarattığı devasa gölgelerin altında.

Darwin, insanların maymunlardan evrimleştiğini söylüyor. İnsanlaşma evriminin son kertesinde; pandomim sanatı duvarlarına bizon resmedilen mağaralarda filizlendikten sonra, modern hayatın göksel binalarının arasında bir meydanda boy gösteriyor. Maymunlar şimdi de elleriyle ve jestleriyle anlaşıyor. Oysa insanlar konuşarak anlaşamıyorlar çoğu kez. Maymundan insana geçen bu sanat, bedeni bir metafor olarak kullanarak belki de mümkün olan anlaşmanın ilkel yanımıza dönmekle sağlanabileceğini düşündürüyor.

Meydanda toplanmış insanlar merakla izliyorlar olan biteni. Yaratılan temsili, bedensel tasvirleri kavrama çabasında. Pandomim, gündelik yaşamda savrulan bedenlerimizin önemsenmeyen serüvenini estetize ediyor. İşte bakınız: Oyuncu, bir kaşını kaldırıyor, ardından diğerini. Kolları şiddetle sağa sola sarsılıyor. Gözlerini alabildiğince açıyor. Gözbebeklerini yanlamasına ve hızla kaydırıyor. Burun delikleri genişliyor, yanakları titriyor ve başı ani devinimlerle daireler çizmeye başlıyor. Aşk ve ihtiras görselliğin diliyle sunuluyor. Gövde içe doğru esniyor. Aniden patlayacak olan dışavurumu daha belirginleştirerek ifade etmek için, içe kapaklanan beden titreşiyor. Alt göz kapakları gözlerinin üzerine doğru yukarı çıkıyor. Bakışları sabit ve içe işler bir hale geliyor. Burun delikleri ve dudakları titriyor, çene sımsıkı kenetli ve fizyonomisine bir değişiklik getirebilmek için soluk alıp vermeyi kesiyor. Yüz, oyuncunun coşkularını ifade ediyor. Oyuncunun bedeni aracılığıyla sunduğu bu  kodlamaların gündelik yaşamın otomatik tepkilerini kırmaya yönelik yöntemler olduğu belirginleşiyor. Eller nereye giderse gözler de oraya gidiyor. Gözlerin gittiği yere akıl da gidiyor. Ellerle resmedilerek somutlanan aksiyon, oyuncunun yüzüne yansıyan özgül duyguyu güçlendiriyor. Gerçek anlamda sözle iletilemeyen, dilden dile nakledilemeyen, yalnızca hissedilip bedensel bir dışavurumla anlatılanı iletme isteyişinin kıvrılıp bükülüşleri, sıçrayışları ve akrobasisi bu. Meydanın ortasında süren bu minimalist ritüel, izleyenlerde zaman öldürülecek bir merak olmaktan öte bir anlam kazanıyor. Erkek oyuncu kadın oyuncunun ayaklarının dibine kapaklanıyor nihayet. Bundan daha açık bir teslimiyet olur mu? Hangi sayfalar dolusu edebi metin teslimiyeti bu kadar yalın ve net açıklayabilir sizce?

Aşkı bir de böyle anlama(ma)ya ne dersiniz?

Hızlı adımlarla geçilen bir meydan, hayatın yeniden anlamlandırıldığı kutsal bir mekana dönüşmüş durumda. Seyirciler, her anlamda bir serbestlik içindeler. Sözün olmadığı bu tiyatroda fiziksel olarak kendilerini güvende hissediyorlar. Aşk, bir meydanda bedenlerin dramatik aksiyonuyla anlatılıyor. Söz ile ikna etme çabası yok. Işıkların altına çekilmiyorlar. Ama diğer yandan; rolü güvenli, estetik ve geleneksel seyirci rolü değil. Pandomimle yaratılan nasıl geleneksel bir tiyatro anlatımı değilse, seyircinin konumu içinde aynı durum geçerli. Her iki ihtiyaç kaynağı; seyirci ve oyuncu, konvansiyonel rollerini güzelce ihlal ediyorlar. Gösteri; onun için, taşıdığı bedenin bir ifade aracı olarak kullanılabildiği, Darwinist bir zaman makinesine binerek yaşadığı geri dönüşü temsil ediyor. Hızla akıp giden modern yaşamın durak noktasında, aşkın yeşertildiği otonom ve  ilkel bir bölge yaratılıyor. Yüzyılları aşan bu geri dönüşte, bir şeyler söyleyebilecek olan sözcükler değil, sadece bedensel mevcudiyet.

Konuşmadan mı anlaşmaya çalışsak acaba? Söz cinayet midir yoksa?

Modern insan sürekli kan kaybeden bir vücut gibi. Sokaklara inip gerçeklikle karşılaştığı her seferde darbelere uğruyor, kapanmayan yaralardan dolayı kan kaybediyor. Konuştukça, anlaşmaya çalıştıkça daha da kanıyor yaraları. İnsanlığın vücudu kendi kanıyla yaşamını sürdürmeye yetmiyor. Kendisini, sanatın ruhundan gelen kanla beslemek zorunda. Sürekli yeni kana ihtiyaç duyuyor. Hayatta kalmak zorunluluktur! Şimdi gerçekleşen kolektif  kan nakli, artık pek önemsenmeyen ve uzaklarda tutulan, ilkel ve kısıtlı diye pek başvurulmayan  ama aslında az bulunan 0 Rh (-) bir kanı beyne püskürtüyor. Merak meydanında, temsilci bedenlerin her devinimi, sözle nakledilen ve doğası sözcüklerden mütevellit o çok sık bulunan A Rh (+) kandan daha farklı bir kanı pompalıyor beyinlere.

Bedenlerin bu anonim meydandaki düeti kaç paragraflık sözü icra etti acaba?

Sözün algı sofranıza soktuğu hazır lokmalar bazen boğazınızda düğümlenebilir. Beden pekala bir iletişim aracı olabilir, sevişme işlevinden başka. Hitler bir oyuncudan neden ders aldı? Retorik, kürsü, özgüven ve her şeyden önemlisi beden dili. Dünyayı mahvetmeyi amaçladı Führer. Mahvetti de. Ama başkaları kurtarabilir de. Bedeninizi  ciddiye alınız!

Erkek oyuncu anonim sahnede yalnız kaldı. Boynunu büktü, kollarını aşağıya saldı. Yürüdü Mecnun misali. Ağırlığını kaybetmeye başladı. Ve nihayet bunu başardı. Seksen yaşında bir yaşlının yaptığının aynısını yaptı. Kendini yere bıraktı. Aşk, öldürmeyi bir kez daha başardı.

Hareketsiz bir vücut: 

Kapanmış bir perde!

*Taaa, 2003'te yazdığım bir yazı. Eskileri karıştırırken bir şeyleri bulmanın hazzı!


Tuesday, June 28, 2016

WINTER IS COMING

Cercie, Westeros'tan selam çakıyor, yeşil alevler eşliğinde, "Ecdadınızı zikeceğim" diyor. Rahminde Kinder yumurtası taşıyan bir kadın artık o, sürprizlerle dolu. Yakında gebe kalacak, daha büyük bir lanete. Muhtemelen Aralık ayının son gününde. Az zaman kaldı... Jon Snow'un ağzına pek bir yakışsa da, en çok onun vaziyetine uyuyor artık şu söz: "Winter is coming!"

Wednesday, June 8, 2016

FALLING MAN

Ruhunu esaslı bir melankoli seviyesine indiren "Falling Man" adlı kahramanımın yüzü 90 derecelik açı ve acıya dönük görkemli düşüşünün son saniyeleri...

Tuesday, May 24, 2016

Vasati Kırk Çöp

 Kibritçi kızın ölümüne neden olup çocuk yaşlarda beni yasa boğan resmi kibrit bildirisi.

Wednesday, May 4, 2016

ENDİŞE: EŞYAMIN TABİATI

Ölebilecek miyim? Bazen korkuyorum, onu beceremeyeceğim diye.

O zaman şöyle düşünüyorum: Ölürken kendini nasıl göstereceksin? Ah, tavırdan söz etmiyorum; duvarın dibinde, kendisi ölürken insanın “yaşasın..” herhangi bir şey diye bağırması değil. Ya da gaz saldırısından bir dakika önce, pantolon yiğitlikle dolmuş ve kahramanca gerilip büzülmüş surat düşmana dönük…Bu değil. Hayır, burada söz konusu olan, yataktaki o saçma olaydır. Yorgunluk, acılar ve işte asıl bunlar. Becerebilecek misin bunu?

Örneğin ben yıllarca doğru biçimde aksıramadım. Hıçkırığa tutulmuş küçük bir köpek gibi aksırdım hep. Ayrıca, bağışlayın, 28 yaşıma kadar geğiremiyordum. Sonra, üniversiteden eski bir arkadaşıma rastladım. Geğirmeyi bana o öğretti. Ama bana ölmeyi kim öğretecek?

Evet, gördüm ölmeyi. Bir kaza gördüm; ve hastaları ölürken gördüm. Misal babamı... Bunu yaparken çok ıstırap çekermiş gibi bir durumdaydılar. Peki, ben böyle bir durumda aptalca davranırsam ve sonunda hiçbir şey çıkmazsa, o zaman ne olacak? Böyle bir şey her zaman akla gelebilir?

“Bunu dert etmeyin iyi yürekli adam. O üstünüze çökecektir, o ağırlık. Ölüm hakkında yanlış tasarımlarınız var. O…” Bunları söyleyen deneyimlerine mi dayanıyor?

Bu, demokrasilerin en gerçek olanıdır, yani, ölüm demokrasisinden söz ediyorum. Din adamlarının korkunç üstünlüğü bundan ileri geliyor; hepsi sanki şimdiye dek yüz kez ölmüş gibi davranıyor; sanki öbür dünyadan haberler alıyormuş gibi yapıyor ve yaşayanlar arasında ölümün elçileri rolünü oynuyor.

Belki de pek zor olmayacak. Ölmeme belki de bir doktor yardım edecek.Ve öyle çok büyük acılarım olmazsa, utanacağım ve alçakgönüllü bir gülümsemeyle: “Lütfen bağışlayın…ilk kez başıma geliyor da…” diyeceğim.


BEN'E DAİR

5 çocuklu memur ekonomisiyle yaşayan bir ailenin son çocuğuyum. Benden önce doğan 3 kız ve 1 erkek çocuğu var. Annem ve babam, 3 kız çocuğunun ardından kadere bir kez daha
meydan okuyup  gıcırtılı yataklarında bir deneme daha gerçekleştirmişler ve abim doğmuş. Adını da imalı bir şekilde "Ender" koymuşlar. Çünkü bu kadar kızdan sonra doğacak olan erkek "ender
bulunacak bir şeymiş" onlar için. Tabii bu isim benzetmesini ben uyduruyorum. Neyse. Bu konuyu daha fazla uzatmayayım. 

Aradan koskoca 5 yıl geçmiş. Coca Cola, Yeni Harman sigarası, Beatles rüzgarı, Jethro Tull, hayatımın fon müziğini yapan Tom Waits'in sessiz sedasız çıkardığı ilk albümü olan "Closing Time", boğaz köprüsünün açılışı, Rick Wakeman, Peter Paul and Mary, ABBA, Simon&Garfunkel, Love Story, Joan Baez, 12 Mart, Punch Card'ların düşürülerek karışması, TRT, Murat 124, boykotlar, benzin ve yağ kuyrukları, Demirel ve Ecevit derken aradan 5 yıl geçmiş. Bir gece, bu kadar dert varken, annem ve babam açmışlar yine hedonizm musluğunu. Yatak odasının duvarında duran o kitsch ve hüzünlü ağlayan çocuk fotoğrafının altında ve açılmış Maltepe marka sigaranın yanında dört nala sevişirlerken, birden hatırlamışlar prezarvatifin ne kadar gerekli bir ihtiyaç olduğunu. Kullanmışlar kullanmasına da, sanırım kullandıkları marka kalitesizmiş ya da o gece bambaşka bir şey olmuş. Ben kondomun ince lastiğini inat edip delmişim ve onca sıkıntı içinde yaşamaya çalışan ailenin yeni bir ferdi olarak annemin jeotermal tesislerine konuk olmayı becermişim.  

Evet, hepimiz tesadüfün tohumlarıyız ve milyonlarca spermin arasından galip gelip hayata gözlerini açmak büyük bir şans. Ama işte, şartlar nedeniyle çok
sıkıntılı bir dönemde ortaya çıkmış bir hesapsız projeymişim. Demek istediğim şu:

"Markanın kalitesi, tahmin edemeyeceğiniz kadar hayati bir önem taşır."

Anlattığım gibi, doğarken de bu böyle olmuş. Tanrı bana bir şans vermiş. Ve insanın idrak etmek zorunda olduğu en önemli ve dramatik şey kazanmanın zor olduğu; kaybetmekse çok kolay. Bir kaybeden olmak iş değil, bunu herkes yapabilir. Neredeyse herkes yapıyor zaten. Onlardan biri olmak istemem.

Truman Capote’un sözünden yola çıkarak bu serbest yazıyı bitirmek isterim:”Bir gün yazarak yaratmaya başladım, kendimi soylu ve acımasız bir efendiye bir ömürlüğüne zincirlediğimi bilmeksizin… Tanrı size bir yetenek verdiğinde, yanında bir de kamçı verir; ve bu kamçı yalnızca kendi kendinizi kırbaçlamak içindir.”

Ben, kamçısını hiç yanından ayırmayanlardanım…


Saygılarımla...


Zafer İlbars



KURAMSIZ ELEŞTİRİ OLUR MU?





           


Zafer İlbars naçizane der ki: Kuramsız eleştiri olur!

Kuralcılıktan, nesnellikten ve bilimsellikten arınmış bir eleştiri kuramsız bir eleştiridir bana göre.  Aslında her kurama bağlı eleştiri de kişisel izlenimler ve duygular kaleme alınır. Ama bu izlenimler mevcut eleştirinin türüne göre disipline edilir. Örneğin Marksist eleştiri de, eserin uyandırdığı duygular Marksist bir anlayışın ekseninde yazılır. Bir eleştirmen, büyük beğeni duyduğu bir eser hakkında kendi ruhunun serüvenlerini anlatabilir. Aslında nesnel sanat olmadığını düşünürsek, öznel ve kuramlara bağlı kalmaksızın yapılan eleştirinin yadırganmaması gerekir.

Aslında kurama bağlı kalmaksızın yapılan eleştiri de, bir anlamda adı “izlenimci eleştiri” olan, tanımı yapılmış bir türe de tekabül eder. Bir eseri kendi zevk, algılama, değer ölçülerine göre incelemeye dayalı olan İzlenimci  eleştiriye “kuramsızlığın kuramı” da denebilir.

Bu, akla rasyonellikten tamamen uzaklaşmış, keyfi bir eleştiri tarzını getirmemelidir. Zaten bir eleştirinin “eleştiri” tarzında kabul edilebilmesi için belli bir üslup ve fikir olgunluğu seviyesini geçmiş olması zorunludur.  Yani, “gayet güzel, hoşuma gitti bayağılığı,  dikkate alınacak bir öznel değerlendirme ve eleştiri değildir elbette.  Eleştiri yazısını okutacak olan yazarının kendine  konuyu kendine özgü ele alış biçimi,  yorumlayışı ve anlatımındaki tarzıdır.

Edebi eserlerden zevk almak, onlarla duyguları inceltmek ve zenginleştirmek kuramsal bir kesinliğe büründürmemektir. Belli bir yöntemi olmayan bu tarzda eserlerin ve türlerin sınıflaması da yoktur. Eseri okurken alınan zevk, eserin tek ölçüsüdür. Bu nedenle herhangi bir kuramın bağlayıcılığı söz konusu olamaz.

İzlenimci eleştirmen, zaman zaman amacının yalnızca kendinden söz etmek olduğunu da açıkça söylemek rahatlığını da gösterebilir. İzlenimciler her türlü dizgeye kuşkuyla baktıklarından, yöntemleri hiçbir yönteme ve kurama bağlanmamaktadır. İzlenimciler, iki yüzlülükten tiksinirler, içten olalım düşüncesi taşımışlardır.
           
Eleştiri, bir yapıtın belli bir zamanda bizde bıraktığı izlenimi belirler ancak, sanatçı da yapıt da, belli bir saatte dünyadan aldığı izlenimi belirtmiştir. Bu böyle olduğuna göre hoşumuza giden yapıtları severiz. Ayrıca izlenimciler, görmenin hazzını küçümsemezler. Onlara göre eleştirmen, açıklamak, yargılamak isterken, işin temeli olan estetik mutluluk duygusunu yitirebilir. İzlenimciliğin temelindeki hazseverlik bundan ileri gelmektedir..

Bu tür eleştiriyi benimseyen eleştirmenler bir tutumdan ötekine atlamakta, doğal olarak izlenimci bir eleştiriyi uygulama eğilimindedirler. Eleştirinin kimi zaman bir iç dökme eğiliminde olmasını oldukça iyi örneklemiştir. Bu, bir bakıma çok bağlanılan bir düşü geliştirme, bir bakış açısını ortaya koyma nedenidir. Sanatın işi kanıtlamak değildir. Sanat yapıtı kapalı olmamalıdır. Sanat zorlamayı gerektirir ve önce biçim gelir. Bütün bunlar, aynı istemin ürünüdür kuşkusuz, eleştiriye de bu istem yön verir. İzlenimci eleştirmen yalnız kendisi için yazmak, başkalarının da yapıtlarını yalnızca kendi kendini aramak için incelemek ister.  Bu tür eleştirilerde yapıt üzerine yargıların yanında, bizi sanat eserinin iklimine götüren şiirsel ve duyarlı betimlemelerden çeşitli örnekler de buluruz.

Örneğin Türk edebiyatında eleştiri denince akla ilk gelen isim olan Nurullah Ataç izlenimci eleştirinin en güzel örneklerini sunar. Ataç, okuduğu eserleri derinlemesine inceleyerek değerli yanlarını aydınlatmaktan çok, o eserden yola çıkarak kendi duygularını, düşüncelerini dile getirme kaygısı içindedir; kendi beğenisini aşılamak, tıpkı bir sanatçı gibi okurlarını etkilemek ister. Bağlı kaldığı; kuramlardan çok, kendi ilhamının sesidir.


Son olarak: Eleştirmek önce anlamak değil midir? Anlama, kendini sanatsal olarak yapıta yansıtan bir kişiliği yeniden kurma çabası ile içsel bir felsefeyi yeniden kurma çalışması arasında gidip gelir. Kuramsız bir eleştiri mümkün müdür? Evet. Ama bu ölçüsüz bir uçarılık mıdır? Hayır. Kimi yapıtlar vardır, içimizde yaşar ve sürer, kimileri de unutuluverir. Kuramsallıktan arınmış bir eleştiri de, eserin yüksek tesirli olana mı, niteliksiz olanı mı yakın olduğunu en basit ve kısa yoldan anlayabiliriz. En azından eleştirmen için!

Thursday, April 28, 2016

O Kadar Emindim ki Dönmeyeceğinden Bekledim




Hepimiz hata yaparız. Çok hata. Ama bu ilginç bi' hata olmalı gerçekten. yeterince ilginç. 

Şimdi hapistedir belki beklediğin ya da mezardadır (değildir umarım). En kötüsü, bunlardan bile en kötüsü terkedilmişsindir de ondan bekliyorsundur. Bir daha onun gibi sevişebileceğin, sarılacağın birini bulamayacağını sanıyorsun herhalde. 

Yanılıyorsun diyeceğim ama bozmayayım, en sevdiğin şarkılarla beslediğin fiyakalı melodramını. Herkes kendi işini yapıyor bu saatlerde, Akılları başlarında, olmaları gerektiği gibiler. Ama arada sırada bu gibi gerçek hayal kırıklıklarına ve nafile bekleyişlere ihtiyaç duyuyor insan ki bekliyorsun. Bu senin tercihin, ne diyeyim? 

Şu an içinde bulunduğun dar çemberden dışarı çıktığında, bir süre bekle. Sonra geri dönüp dışarıdan bak oraya. Orada neler olup bittiğinden emin ol (bari bundan emin ol, aynı hatayı yapma). Tehlikesiz bir odanın içinde yat, uzan, zaman geçir. Gazete yazılarını kesip birkaç hafta sakla. Sonra at. Işıkları aç, ışıkları söndür... 

Daha iyi aşklar, daha yeni ve daha iyi aşklar, daha iyi şanslar dilerim sana.


Çok iyi şanslar dilerim sana. 

Ama şarkıda dediği gibi: "Asla bulamayacaksın!"

Wednesday, April 27, 2016

Eksik Kucaklaşma

Önceden tasarlanamayan yürüyüş hızınla haz mekanı odanın gerçekliğini parçalayarak balkonuna doğru yol aldığında, tüm vücudun ahşap bir su terazisine dönüşüverdi. Ellerini botanik bir cennet olan küçük balkonunun demir kenarına bastırıp hafifçe dışarı sarktın. “Omzunda bir melek dövmesi olsaydı iyi olurdu” diye düşündüm o an. Kanatlarında birikmiş heyecanla havalanırdın körfezdeki o güzel ilçenin esmer göğünde. Nereden geldiği belirsiz bir ışık düştü sırtınla bacakların arasına. "Yağmur başlayacak" dedin, "Eğer aynı anda arzulamazsak öğrenemezsek büyük bir felaket olacak..." O an üzerine düşen ışık giderek eridi ve kendi karanlığına çekildi. Yüzünü sokağın diğer ucuna çevirip bir şarkı mırıldanmaya başladın:

"Je passerai la main comme ça
Dans tes cheveux, sur ton visage
Pour dire qu'au plus profond de moi
Je t'aime au-delà des usages..."

Şarkının ortalarında şehirli bir gülümseyişle bana doğru döndün. "Biliyor musun?" dedin, "Bu şarkı ölü bir kadına işkence etmek gibi, hiç zevk vermiyor." Odada uçuşan melek, yeniden omzuna kondu, yorgun kanatlarındaki kan, antik bir mürekkep kalıntısıyla yer değiştirdi. Kolumdan tutup mutfağa doğru çekiştirdin beni. Tüm dolaplar ardına dek açıktı. Üst dolaplarda iç çamaşırların, alt dolaplarda ayakkabıların, çekmecelerde ise birlikte uyuduğun erkeklerin kol saatleri saklıydı. "Aynı rüyayı gördüğüm erkeklerin ölüm anlarını biriktiriyorum" diye fısıldadın.

Saatlerden sadece biri dikkatimi çekti. Çocukken yol ortasında bulup anneme armağan ettiğim saatin aynısıydı. Sert bir hareketle çekmeceyi kapattın. "Hiçbiri çalışmıyor. Ama istediğin varsa alabilirsin" diye söylendin. Yüzümü bacaklarının arasına götürüp sessizce ağlamaya başladım. "Sanki başkası ağlıyor. Ve sen de o ağladığı için ağlıyorsun. Ağlayan erkekler vücuttaki kansız kesiklere benzer, derinleri sadece gözle görülür, asla duyulmaz" diyerek yükselttin sesini.

Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözlerinden biri diğerine göre daha kısıktı. Ağrısız bir ölüm gibi bakıyordun. Tam ellerimi yüzüne götürecekken patlamayı andıran bir ses duyuldu. Elbiselerin yavaş yavaş ıslanmaya başladı. Çok geçmeden yüzün ve bedenin sular altında kaldı. "Demiştim sana büyük bir felaket olacak diye. Sonunda patladı bedenime yakıştırdığın su terazisi. Sırları dışarı taşan dengesiz bir arzu enkazıyım artık. Kaçıp kurtar kendini, az sonra tüm İstanbul sular altında kalacak!..."

Ama ben seni kucakladım. Sana daha önce sıkı sıkı sarılmanın, kemik kıran bir arzuyla seni sarmalamanın verdiği romantik tecrübeyle bunu başardım. Evet felaket vardı, ama umrumuzda değildi. Çünkü sen kollarımdaydın. Kollarım ise ruhun adaletinden yanaydı.... sana baktım ve dedim ki "Sen benim için ruhun adaletisin"... Dudaklarım dudaklarındaydı. Böyle bitsin istedim yazı. Böyle de bitirdim. 17:13 saat, böyle bitirdiğim için mutluyum. Sana bayılıyorum. Felaketin ortasında gülümseyecek kadar.