Thursday, February 15, 2007

Tom Waits: Cebinde haritadan ibaret bir partisyon


70’lerin ilk yıllarıydı ve ABD'de 60'ların karşıkültürünün sonu gelmişti. Yorgunluktan çökmüş gibiydi herkes; içtenlik veya büyük değer öğeleri taşımadığından değil, yeterli yetkinliğe, kesinliğe, bilinçliğe sahip olmadığından. Ama beat edebiyatı soluk alıp vermeye devam etti tüm karşı duruşuyla. Salladı Amerikan rüyasını asi tavırlarıyla. Dans ettiler San Fransico'nun edebi damlarında, coşkuyla... Büyük donanma fişekleri, Kerouac'ın aşınmış yol haritası, Burroughs'un Giyom Tell oyunları, Ginsberg'in gür ve kahraman uluması... Ve elbette büyük bir anahtardı Jack Keroac'ın "On the road" kitabı. “Beat Generation Bible” diye tanımlanıyordu bu kitap. Ve o kutsal kitabı kolunun altında, gitarının kılıfında, viski şişesinin yanında bulunduran, bu akımın en sadık öğrencilerden biri; Tom Waits'ten başkası değildi. Yollar, trenler, gemiler, hayaletler, benzin istasyonları, uzun yol şöförleri, kaybetmenin görkemi... Albümleri hiçbir zaman satış listelerinin bir numarasında olmasa da, anlamı bambaşkaydı.

Tom Waits'i ilk defa 1997 yılında dinlediğimi hatırlıyorum. Ruhumun ona en ihtiyaç duyduğu zamanlardan biriydi, tabii farkında olmaksızın... Bir arkadaşımın evinde, yerde duran davetkar ve baş döndürücü dökümanter dağınıklığın arasında "Small Change" albümü gözüme çarpmıştı. Kapaktaki fotoğrafta, Tom Waits esrik bir halde eğilip bükülmüştü ve arka planda üstsüz bir revü kızı Tom Waits'in duruşuna uygun, kitsch ama çekici bir pozla görüntüyü zenginleştiriyordu. Fotoğrafın mükemmel bir albenisi vardı. Ayrıca buruşmuş sigara paketinin yanındaki kutunun üzerinde bir Türk bayrağı da dikkatli bakınca farkedilebiliyordu. Nereden gelmiş ve orada yerini almıştı acaba? Bilinmez... Bir şapka, elden düşmeyen sigara ve hırıltılı bir ses. Esasen çoğu kimseye göre makul olmayan bir sesti bu; kalın, katran karası, beki de dinleyeni anında kaçıracak kadar üzerine gelen... Umrumda değildi, benim has adamımdı artık Tom Waits. Sanatı derin bir biçimde samimiydi. Kötü sanatçılar acı çekmekten sözederler; gerçek müzisyenler gerçekten acı çekerler. Sesindeki orijinallik ve olağanüstü yakınlık beni sadık dinleyicisi olmam için rahatlıkla ikna etmişti.

Anlattığına göre Vernon amcasından almıştı sesini. Vernon amca çocukken bir boğaz ameliyatı geçirmiş ve doktorlar içinde küçük bir makasla sargı bezini bırakmışlardı. Yıllar sonra Vernon amca bir Noel yemeğinde yolunu şaşırmış bir çalı fasulyesini çıkarmaya çalışırken, öksürüğüyle birlikte sargı bezi ve makası da beraberinde fırlatmıştı. Böylece Vernon amca sesine, Tom Waits de, onunkine benzemeye çalışırken bu sese kavuşmuştu. Rain Dogs albümünde yer alan “Cemetery Polka” şarkısı Vernon amcanın ismiyle başlıyordu zaten. Vernon amcayı mezarlıkta sülalesinin mezarlarını sularken düşünürdüm hep. Sargı bezi ve küçük makasın marifetiyle oluşmuş sesiyle detone şarkılar mırıldanırken elbette. O şarkısını söyleyip mezarları sularken, ruhları gıdıklanır gibiydi sanki, Waits sülalesinin topu dikmiş personelinin. Ve Vernon amca şarkısını söylüyordu mezarlık gecesinin tam ortasında.. Belki de kendi mezarını kazıyordu, kim bilir? Kürekle polka yapa yapa...

Vernon amcasının mezarlığı adımlayan anlarından çıkıp 16 kasım 1987’ye gidelim. David Letterman her zaman olduğu gibi yine konuklarını ağırlıyor. Bunlardan biri de Tom Waits. Hector Babenco'nun "Ironweed" adlı filminin çekimleri yeni bitmiş, Tom Waits kaşının üstünde bir yara bandı ile programa katılıyor. Ve piyanosunun başına oturup "More than rain" adlı şarkıyı söylüyor. İlk kez boy göstermekte Frank'in vahşi yıllarından sökün eden bu yağmur yüklü şarkı, ya da yağmurdan daha fazlası olan şarkı... Henry Chinaski nasıl Charles Bukowski'yi anlatıyorsa, Frank de aslında Tom Waits'in alter egosundan başkası değil aslında.

Hayatta bazı talihsizliklerle karşılaşmak sakince karşılanması gereken bir durum. Bir gün seriler sona erer, zincirler kopar ve bir şeylerin sonu gelir. Bir şeyler olur, bar sinekleri homurdanmaya başlar, kadınlar insanın üstüne daha çok gelirler ve limite kadar zorlarlar adamı. Bir bar taburesinin üstünde, o oynak ve her an sizi yere düşürmeye hazır taburenin üstündeyken geçerli olan bir kural vardır: "Alkol arttıkça, kontrol azalır". Böylesine durumlarda Tom Waits şarkılarının kahramanları, bu hayal barın rahatsız kahramanlarının hissettiklerini kurgulamak bile zor. Yine de kulak verelim Frank'in yağmurdan daha fazlasını isteyen sesine..

O gece, Frank'in şenliğinin üzerine yağan sadece bir yağmur değildir, gök gürültüsü değil, çok daha fazlasıdır..

Onu üzen, sadece gördüğü kabuslar değil, hüzün içinde geçen vaktidir. Hep hüzün içinde geçen vakti...

Bilir; hiç kimsenin cebi altın sırmalı değildir. Ve o hayal kadar güzel gelinin buketini yakalayamamıştır hiç kimse. Ölmüş başkanları kaldırıp kenara koyamamanın çaresizliği ve işlerin istendiği zaman hep tıkırında olamayacağı gerçeği...

Frank'in kafasını meşgul eden, sadece başını soktuğu dertler değildir. Üzerinde dolanan kara bulutlardan bile daha fazlasıdır.

Onu üzen sadece gördüğü kabus değil, dans edenlerin yok olmasıdır aynı zamanda. Fred Astaire yan dönüp kıpırdamaktadır belki de mezarında. Ve Frank'in sıkıntısı; sadece başını soktuğu dertler değil, hüzün içinde geçen vaktidir.

Yine de son sözü sadece elveda değildir, üzerine tüneyen kara bulutlardan bile daha fazlasıdır.

Ve bence, ihtimal ortalıkta hiçbir şemsiye yoktur.

Olsa bile, şemsiyenin üzeri bir yangının alevleriyle tutuşmuştur.

Tom Waits şu anda 57 yaşında; o, doyumsuz şarkılarını yapmaya, biz de kavruk ruhlarımızı ona emanet etmeye devam ediyoruz. Kutsal yükünü almış ve bir tren istasyonundan ilk hareket edecek herhangi bir trene binip yola koyulmuş olmalı. Elinde arka sokaklardan birinde salıverdiği bir yağmur köpeğinin ışıltısı tasması. Trenden ineceği yer de, olsa olsa onun için zamanı ölçmek için kullandığı coğrafik bir araç. Çantasında, eski bir gitarla birlikte şunlar olmalı: Çürümüş bir otomobil fotoğrafı, ketçap lekeli eski bir lokanta mönüsü ve bir ufak şişe gözyaşı.

Bir şarkısının notalarına bindim ve terkedilmiş bir evin içine girdim. Altıncı blokta köhnemiş, farelerin cirit attığı, kirli bir oda. Bu dünyada güzel bir hayalin peşine takılıp gitmek varken, orada tek başıma boyası dökülmüş, döşemeleri yıpranmış evin içinde hüngür hüngür ağlar gibi çöktüm. Hiçbir şey yoktu. Ne çocuk gülüşleri, ne ocakta taşan bir yemek, ne de bacada yuva kurmuş kuşlar... Sadece üzerinde “listen to me” yazan, doldurulmuş bir kaset vardı. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu, dışarıda yağmur köpekleri sözleşmişcesine uluyorlardı, bir çeşit keder ve çılgınlığı sihirle çağırmaya çalışıyor gibiydiler. Waits şarkıları buluşup birleşiyordu, anlıyordum. Sonra kapı gıcırtıyla açıldı. Hırpani kıyafetli bir adam, sarhoş sesiyle bana seslendi. “En sonunda başardın, bir hayalin içine girdin. Ama şu haline bak! Ne kadar üzücü! Sziler neden bu adamın şarkılarını dinleyip acı çekmeyi bu kadar seviyorsunuz?” Düşüncem dudaklarımdan çok daha atik davrandı. Rüyayı tamamladım. Kapıcı Frank sigarasını yaktı. Çöktüğüm yerden kalktım ve yanıtladım:

“Hayat yeterince cömert değil de ondan!”

1 comment:

busker said...

Ultras/Movement den buralara kadar geldik...

Daha çok The Heart of Saturday Night kısmı beklerdim ama yok:) ama sesi viski kokan adam bu canım!