Tuesday, June 22, 2010

Sporun ve sporcunun dostu Fıratpen sunar!

Bazı maçlardan evvel ekrana gelen, sponsor firma Fıratpen’in kullandığı slogandır bu. Külliyen yalan kardeşim. Ne zaman görsem “hadi ordan” derim, aradaki “a” harfini yutarak… Ne markaymış beee, sporcunun dostuymuş, hadi ya! Maçtan önce adamlara masaj mı yapıyorsunuz nedir, anlamadım gitti.

Sunday, June 13, 2010

George Schmid'e Ağıt

George penceremden atladı. Sırtında 666 şeklinde bir pençe. George kendi cenazesinden kaçıyordu.
Evim yol ayrımındaydı...
Birçok şeyin…

George dedi ki:
"Beni sakla!"

Sonra yalpaladı...
Takatsizdi. Düştü düşecekti.
Öldü ölecekti...

Yapacak bir şey yoktu.
Evim kanalın dibindeydi.
Sıçanlar dolduruyordu seyrini akvaryumumun.
Hava ılıman sıcaktı.
Azgın bir tavşan Alice’in deliğine dalmıştı, kırmızı başlıklı kızın ninesi torununa içindeki kurtları döküyordu.
George can çekişiyordu.
Gerçekten yapacak bir şey yoktu.

Hava soğuyordu.
Şeytan yaklaşıyordu, hissediyordum.
Pençesini atacaktı, solak ve uğursuz iştahıyla...

"Hayatında hiç birini öldürdün mü?" diye sordu George.
Bir kadını bile öldürmedim" dedim şimdiye kadar.
Bir kadını bile öldürmeyen kimi öldürebilir ki?

George çıkardı cebinden İsviçre çakısını.
Verdi güçlükle...

Öldürmemi emretti.
Aklım yol ayrımındaydı...
Birini öldürmenin keyfini düşünüyordum.

Ama George’du bu.
Alemlerin eğlenceli piçi.
Sersem sikin sıkı mahsulü...
Aldım elime çakıyı.
Delik deşik ettim George'un vücudunu.
Aradan 13 uğursuz saniye geçti.
Ölü George ve ben..
George yüzünde gülümsemeyle öldü.

Şeytan geldi öfkeyle, ateşli bir sabırsızlık ve ter içinde.
Ama o da ne?
Ters giymişti pabuçlarını…

Ne adammışım ben be!

Susama, susadıkça bira sana gelecek!


Biranın su gibi aktığı bi gece. Bremen’deyiz (Almanlar iyidir, severim..) Arkadaşı da zorla ikna etmişim. Han sarhoş hancı sarhoş. Gözyaşı bezlerinin anüsünde olduğu her halinden belli bir grubuz. Efkarımız birikmiş, sığmıyor içimize. Bir yarışın içindeyiz. Kim daha çok içerse, gövdesinde Maaşallah yazılı Alman güzelle yukarıda bir gece geçirecek. Vay anasını.. İç iç, tuvalete git. Uzaktan hoş geliyor hatunun sesi. Biçerdöver bakışlarıyla kesiyor bizi. Tam karşımızda çifte minareli. Işıl ışıl bir köy gibi parlıyor, çok az haneli...

Ben kaçıncıyı içmişim bilmiyorum. Yıllarca İzmir Basmane'de tekel biranesinde (hani şu Borsa’nın karşısında olan) Orhan Gencebay takviyeli biraları içmişim ya.. Ondan olacak bu şaşırtıcı dayanıklılık. İçtikçe tuğlalar taşıyorum yalnız, ağır mı ağır. Bir çeviriyorum kelleyi, bir de ne göreyim kalmışız 3-5 kişi. Bremen'in mızıkacıları yok ama mızıkçılarıyla dolu ortalık. Susayan hani bira içiyordu birader burada? Sahi, nerede lan bu almanlar? Eksilmişler, göbeklerinden tuş olmuş zavallılar. Severdim ben onları oysa! Bir de bakmışım bunları düşünürken kalmışız iki kişi. Birisi ben, birisi Moliere Hilmi. Tiyatrocudur bu, rol yapar sanıyorum ama sağlam içiyor. Kadın bize yaklaşıyor. Sarı saçlı, mavi sütyenli, mavi donlu. Masmavi don... Ahh dona bakıyorum dona kalıyorum. Zira donda bir çıkıntı mevzu bahis. O ne lan Hilmi? Bizde de var ondan?!

Hilmi bana bakıyor ben Hilmi’ye. Bu bir travesti aman yarabbi? Biralar oluyor o an Bremen yeşili. "Susama olm susama. Susadıkça bira sana gelecek!" diyorum içimden. Kafa da iyi olmuş. Temmuzun yirmisi, günlerden perşembe. Hilmi de farkında olayın. Birden boz bulanık oluyor bardaklar. Ah almanya, acı vatan!

Bakıp anlıyor tabi führer kılıklı organizatör ağabeyler. Penaltı atışlarına geçer gibi koyuyorlar önümüze birer tombul bardak. Köpüklere bakıyorum, boğulacak gibi oluyorum. Ter damlıyor alnımdan. Hilmi yerde. Biliyorum rol yapıyor ibne. Ah hiç şansım yok. Yok hiçbir çare. Üst kata doğru 1,5 erkek, kol kola marş marş!

Oysa ben Almanları seviyordum.
Son kadehimi Enver Paşa’nın şerefine kaldırıyorum.

31 numaralı formasıyla Jaap Stam


2007 yılında futbolu bırakan Hollandalı defans oyuncusu Jaap Stam, Lazio'da dört yıl boyunca 31 numaralı formayı giydi. Takımının başarısı için 'elinden geleni' yaptı!

Engellenemez bir aşkın biricik şahidiyim!


Kafasında seksenlerden kalma retro Blendax saç bandıyla dolaşan Yaser ağabey, ağlamayı 'adet' haline getiren salya sümük komşu kadına Carrefour'da indirimli olarak satılan Orkid Maxi Normal armağan etti.

Bu tedbir kadının kanayan aşk yarasına iyi geldi, Yaser ağabeye teşekkürlerini iletti.

Aralarında oluşan elektrik karşı konulmaz şekilde ilerliyor. Yaser ağabey, komşu kadının iş yerine çiçekçiye özenle hazırlattığı güzel bir Orkid buketi gönderdi. Bu işin sonu nereye varacak, merak ediyorum.

Kedi milleti!


Fare ölülerini sahibinin kapısına bırakan bir kedi vardı. Toraman cinsinden. Belki çok marjinal bir örnek. Yani bir kedinin hayatı boyunca kaç fare yakaladığına dair bir istatistik yok. Bu otomatikman kelleden sallama özgürlüğü getiriyor bana, biliyorum. Ama öyle değil!

Kırsal bir periferi coğrafyasında yaşamaya başlamış olan ve adının Kirazpınar olduğunu hatırladığım bir köyde öğretmenlik yapan arkadaşımın kedisi, bu olayın başkahramanıydı. O sıralarda fareler, köylülerin tahıl ambarlarını talan ediyorlardı. Bu kedi -adı sanırım Pasaklı idi-, sahibiyle nankörlüğün esamesi okunmayacak çok duru ve samimi bir "kedi-sahip" ilişkisine girmişti. Arkadaşım hafta sonları köyün bağlı bulunduğu Balıkesir şehrinin merkezine gidip en güzel mamaları alıyordu pasaklıya. Pek arkadaşı olmadığı için, kedi ve çanak antenli televizyonuyla olan ilişkisinin sınırlarını bir hayli geliştirmişti. Hal böyle olunca, aslında köpeklere mal edilen o "koşulsuz ve kayıtsız bağlılık ve sadakat" kuralının bir istisnası oluvermişti Pasaklı.

Hayvan, bağlılığının bir göstergesi olarak neredeyse her gün bir fare avlıyor, daha sonra arkadaşımın kapısının önüne bırakıp onun gelmesini bekliyordu. Arkadaşım Stephen King öykülerini anımsatan bu durum karşısında önceleri biraz rahatsız olsa da, kedisinin bu davranışına zamanla alışmış görünüyordu. Şaşarak şahit olduğum durum; kedilere evcil ve insani hasletleri kazandıran insanların, hayvanların vahşi yaşam koşullarına bu minyatür örnekte olduğu gibi uyum sağlayarak biraz da onların dünyasından hayata bakabilmesiydi. Empatinin en marjinal haline verilecek şahane bir örnekti bu.

Zamanında rüyalarıma bile girmiş olan bu bağlılık öyküsü, kedilere olan gizemli bakışımı artırsa da asla ve asla evime bir kedi alamama kararımı daha da güçlendirdi. Bu hayvanların tüm diğer hayvanlardan daha paranormal algıları var ve hayatım bir kedinin yaratacağı sürprizleri kaldıramayacak kadar bana aiti. 9 can jokeri ve her zaman üzerine düşülen 4 ayak onların olsun. Bana bir can ve iki ayak yetiyor.

Bela Lugosi is dead!


Bu adam sinema tarihinin en dramatik Dracula'sıdır. Hiçbir Dracula onun kadar dramatik olamaz. Zira kendisi bu rolle özdeşleşmiştir. onu öğrenmek ve tanımak için bir kısa yol: Filmin adı; Ed Wood`, yönetmen Tim Burton...

Bu adam bir junkie'dir. Sinema tarihinin en dramatik hayat öykülerinden birine sahiptir. Dönemin bir diğer Dracula'sı Boris karloff kendisinin rakibidir. Ama bence Karloff, Lugosi kadar çok boyutlu bir efsane değildir. Lugosi Macar asıllıdır ve Transilyanya'ya coğrafi olarak yakınlığından mıdır nedir, sürekli Dracula ve benzeri rollerde oynar. Ancak o dönem başlayan komünist avı kendisini de hedef alacaktır. Artık kimse bu adama rol vermez. Uyuşturucuya verir kendini. Ölümsüz olduğuna inanır belki de. Trajik bir Dracula yanılsaması, acı...

Lugosi bir gün Ed Wood'la tanışır. Unutulmuş ve hastadır. Sinema tarihinin en talihsiz, en başarısız ama en kült yönetmenlerinden biri olan Ed Wood, onu akla ziyan filmlerinde oynatmaya başlar. Bir filmin çekimleri sırasında Lugosi rahatsızlanır ve ölür. Açlık, sefalet ve uyuşturucu krizleri içinde... Yıllar sonra Bauhaus, B movie’lerin bu unutulmaz oyuncusuna 12 dakikalık bir saygı duruşunda bulunur, “Bela Lugosi is Dead adlı şarkısıyla.. Tabutunda uyumaktadır herhalde huzurla. Eller kenetli, yüzünde bir tebessüm ve üzerinden hiç çıkarmadığı o Dracula kıyafetiyle.

Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, ...