Sunday, June 13, 2010

Ruhdeşen'in Maceraları











O.Ç.: Ne zaman bir maç izlesem, annelere dair edilen küfürlerden sonra ağlamaya başlıyorum

Ruhdeşen: Annenize dair bir kompleks oluşmuş sizde. Anneye özgü unsurların hipertrofisi bunlar.

O.Ç. : Evet doktor bey, biliyor muydunuz ben bir orospu çocuğuyum. Gerçek anlamda yani, benzetme değil.

Ruhdeşen: Valla bu kadar yıldır iniyorum bilinçaltına, ben böyle bi durum görmedim!

O.Ç. : Evet. hadi bana yardım et.

Ruhdeşen: Sus, seni orospu çocuğu!


Zatoichi Kitano!

Zatoichi, bence bir çıkıkçıdan çok Japon katlama sanatı ustası gibidir. Kitano'nun filminden söz ediyorum. Tabii buradaki katlama, adam öldürme yeteneği anlamına geliyor. Kitano'nun hiç boş filmi yok neredeyse. Ve bu adam, hayatını Japon televizyonlarına garip programlar yaparak kazanıyor. Bütün vakti onun olsa daha neler yapacak kim bilir?

Zor bir oyunda son leveli atlarken kaybetmek

Gözlerini iyice aç, terini sil ve farkına var. Şimdi sana, bir oyundan yola çıkıp, onu bahane edip birikmiş bütün ruhsal irinimi akıtacağım. Bu ne müthiş bir konfor!

Sürekli bir kovalamacadasın… ya da sürekli bir kovalamacasın.Aakışın içinde, hiç vazgeçmeden savaşıyorsun. Koyduğun hedefler sadece bir "level" önündeyken asla vazgeçmeyeceksin. Motivasyonuna hayranım. Devam et. Labirentin bir yerinde, bir sonraki kapıyı açtığında karşına ne çıkacağını bilmiyorsun. Ama buraya kadar iyi geldin. Ötesi neden olmasın? Sağdan ya da soldan... Aşağıdan ya da yukarıdan. Hayatın sana getirdikleri ne zaman, nereden karşına çıkacak? Daima hazırsın. Tetiktesin. Son leveli atladığında da seni bir ödül bekliyor. Bunca uğraşın sonunda sana verilecek ödül mutlu olmana yetecek mi? Ne sen, ne de başkası bunu şimdiden bilemez... Sadece bir canın var artık. Onu kaybettiğinde kaldığın yerden yeniden başlatıyorlar. Ama sokarım, yağma yok, hayat oyun değil ki tekrarı olsun, becereceksen bir kerede becermelisin. Yağma yok! Ah çok ciddi oldu, sert olmalı:"Seni sersem sikin mahsulü seni, becermek zorundasın işte. o kadar!"...

Asırlardır oynanan bu oyun, mükemmel bir tasarıma sahip, hayran olduğun... Ayarları çok önceden yapılmış. Sen sadece oyunun içinde öyle buldun kendini. Bitirene kadar da içinde kalacaksın. Son leveldesin. Sık dişini. Son level sürprizlerle dolu, Çetrefilli. İşte yandın, ah beceremedin. Hayır, hayır, hayır… Kesinlikle hayır. Bunu anlatmak için destansı bir paragrafa gerek yok. O kadar sıradan bir şey ki bu kaybediş, geçiyorken uğradım der gibi söylüyorum: “Bu zor oyunda, son leveli atlarken kaybettin”.

Hayat acımasız bir kara alaycı, öyle değil mi? "Bu kadarı da yeter" deyip isyan etmenin anlamı yok. Bunca savaşın içindeyken , aklına düşmüyor değil bazı sorular. Hele bir tanesi var ki hiç cevaplayamıyorsun: "Oyun bitti, şimdi n'olacak?"

Peki, yeniden oyna. Kusursuz değiliz zaten hiçbirimiz. Ben irinimi akıttım. Meydan senin. Hoşçakal.

Benim Cinema Paradiso'm!

80'ler sonunda yavaş yavaş kadınları, onların şahane kıvrımlarını dışardan, utanarak keşfettiğim günlerdi. Ergenliğin ilk basamakları... Üzerimde taşra sıkıntısı, yer Balıkesir. Her şehirde bir Emek sineması vardır ya... Orada da vardı (sevgiyle anarım buradan).

Bitmeyen "3 film birden" kıyakları, Aydemir akbaş-Zerrin Egeliler filmleri, birkaç da yabancı film. Çok cömert olmasa da açık saçık, yine de heyecanlı. Bacak kadar veletken amcam şehre ziyarete gelmiş. Onu dolaştıracağım. Amma velakin bu seks filmi merakı bir mesai disipliniyle yerine getirmem gereken bir ergen ritüeli olmuş çıkmış. Adamcağızı şehirde birkaç tur attırdıktan sonra ekmem gerekiyor.

Şehrin merkezinde bulunan, yorgun akrep ve yelkovanıyla yıllardır durmadan çalışan vefakar saat kulesine bakıyorum. Filme kalmış 15 dakika... Amcama şu an aklıma gelmeyen bir bahane uyduruyorum; nasıl bir şeydi bilmem ama, adam "peki" diyor… "Git yeğenim."

Yeğen alıp başını gidiyor, üç filmin koynuna bırakıyor kendini... Donlu Türk erotik filmleri, bozuk görüntülü, çamur gibi. Sağ çaprazımda ağlayarak bir adam 31 çekiyor. Perdede şehvani duruşlu Zerrin Egeliler. Ben adama bakıyorum, dehşet içindeyim. Zerrin Egeliler ve Aydemir Akbaş garip bir bedensel düette. Büyüyünce bildik, anladık tabii bu filmlerin nasıl ucuz cinsellikle dolu olduğunu. Ama diyorum ya, ergenliğin ısınma turları. Taşrada bunu bulmak bile mucize. Üstelik 3 film dostlar, fena mı ha? Neyse, adam masturbasyon yapmakta. Köhne sandalyeler sallanmakta. “Vay anasını” diye düşünüyorum şimdi, yıllar sonra... Gerçekten bir erotik film izleyici komünü oluşmuştu sanki orada. Kalbi ve libidosu kırık bir yığın insan, hiç yadırgamadan bu masturbasyon olaylarını takılıyorlardı. Ne kadar marazi bir samimiyet.


Hatta bu travmatik günahtan arınmak için büyüyünce sanat filmine bile gittim. Filmlerden biri, Charles Bukowski ile ilgiliydi. Adı ise, "Sıradan Delilik Öyküleri"... Bir sinemada değil, festival kılıklı organizasyonda gösteriliyordu. Adamlar Bukowski'yi tam bir beatnik yapmışlardı. Freud'cu amca Marco Ferreri yönetiyordu filmi. Ben sevmedim. Şairleri sevmem zaten. Perdedeyken daha bir çekilmez oluyorlar. Ben Gazzara oynuyordu Bukowski'yi. Dedim ki kendi kendime:"Şairlerden uzak öleyim lüffen. mavi donlu Aydemir Akbaş bile daha sahici"... Şair şarabı dikiyor, atom bombasıyla ilgili bir şiir okuyor. Esnemek bir hak bu durumda. Ama film az bulunan türden. Değerliymiş, izlenmeliymiş. “Sahnede o değerli hiçliklerini fısıldayan şairler görmek istemiyorum” dedim kendi kendime, dünyamdan uzak olsunlar. İçinde okunamaz, yalan dolu şiirler barındıran bir şiir dergisi de çıkmasın artık posta kutumdan.

Sinemadan girdim şaraptan çıktım. Sakat bir durum. Şehvetten evimin badanalarının döküldüğü bir film izlemiştim bir de. Onu hiç anlatmayayım. Yeter. Çok fazla. Finiş.

Selam olsun sana ey kudretli Alexander Borodin


Senfoni Orkestrası konserindeydik. Evet, evet,evet! İstanbul Senfoni Orkestrası'nın çaldığı ve Alexander Borodin’in yazarken yedi yılına mal olan "2 numaralı Borodin Senfonisi"ni izlemeye gittik. Yanımdaki oturan o parfüm bulutlarıyla yüklü arkadaşı eleştirmek istiyorum izninizle. Kendisini oraya getiren bayan arkadaşının yanında karizmasını zedelememek için sıkılmıyormuş ve memnunlarmış gibi numara yaptı. Gözlerimle gördüm; bir karikatür gibiydi. Senfoni dinlemeye gidip sıkılan ama bunu belli etmemek için deli gibi çabalayan insanlardan bahsedilirdi, inanmazdım. Artık inanıyorum.

Eminim; bir yandan da sahnedeki senfoniyi izlerken (dinlerken lafını özellikle kullanmadım), gecenin bir vakti eve nasıl döneceklerini düşünüyordu. Aklından otobüs numaraları, taksi plakaları vb. geçiyordu ve boş gözleriyle ortamı piç ettiği gibi konseri de piç ediyordu. Zira konserden çok adama dikkat kesiliyordum. Oysa o prömiyer gecesi o 'dişi yanı koltukta' ben olmalıydım. En azından o heriften daha iyi rol yapabilir ve güzeller güzeli kadına “çıkışta işkembe salonuna gitmeye ne dersin” sorusunu yöneltip kendisinden esaslı bir fırça yiyebilirdim.

İyisi mi ordusu olmayan ülkenin hüzünlü grubu Sigur Ros’u dinleyip kendime geleyim.

Düzensiz Punk Türküsü

Ian Curtis çimdikledi kenevir tohumuna gark oldum, gark oldum, gark oldum aman/ 
Manchester’dan göçtüm bugün serbest junkie oldum, ihya oldum, ihya oldum aman/
Meskalin çekti canım, Sex Pistols’a kurban oldum, kurban oldum aman/
Düşünmedim şimdiyi, sonrayı, geleceği, geçmişi kanla çizdim masa üstünde 
beyazdan çizginin yolunu, yolunu, yolunu aman
...
Manchester yansa Ian Curtis’im yok içinde, Iggy Pop vardı bir de, 
her bakışı başka biçimde, biçimde, biçimde aman/
Geçen gün Vivienne Westwood bana yırtık kot giy dedi, giy dedi, giy dedi aman/
70 ekran Flat TV istedi, istedi, istedi aman/
Bu sürrealistler kanıma girdi düşünmedim breton’u, bunuel’i, 
 endülüs’ün kuduz itini ben yoldan/ gönüllü çıktım, 
girdim joy division’ın dünyasına, sına, sına aman/
...
Manchester yansa Ian Curtis'im yok içinde, sekiz yüz intiharlık fantezi var, 
23 yaşında, yaşında, yaşında aman/
Farzı mahal ben de Malcolm McLaren’im, hey gidi hey gidi, gidi gidi aman/
Hem punker'ım, hem post-rock'çıyım, hem maker’ım, yetemedim, yetemedim, yetemedim aman/
Velvet Goldmine Emek Sineması'nda alt yazısız oynuyormuş duymadım, duymadım aman/
Göremedim glam’ı, çıplak rock’ı, glitter rock’ı, gözlerim yaşardı 
Gaspor Noe damgalı Protect Me klibini görünce görünce aman
...
Manchester yansa Ian Curtis’im yok içinde, öldüğüne inanmıyorum, 
sanki hala Londra köprüsünde, sünde, sünde aman/
Londra yansa Sex Pistols’ım yok içinde, 100 metre koşucusu kaplumbağa olmak vardı hepsinin oksimoron düşünde, düşünde, düşünde aman.

Monday, January 11, 2010

David Ogivly


1935 yılında bir fırının satış temsilcisi olarak işe başlayan ve bu alandaki tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı bir yazı çoğu kişi tarafından "şimdiye dek yazılmış en iyi satış el kitabı" olarak tanımlanan reklam dünyasının bir numaralı ikonu, her sözü bir ders kabul edilecek mesihi.

söz konusu yazıda bir satıcının dikkat etmesi gereken temel noktaları ortaya koymaktan başka, satış sürecinin hücum ve defans aşamalarında nasıl davranılması, neler söylenmesi ve söylenmemesi gerektiği konusunda da detaylı bilgiler verir. "yangın söndürücü reklamı yapmak istiyorsanız işe yangınla başlayın" gibi veciz sözleri vardır. derin konuları basitçe açıklayan, yazdığı metinlerde yer alan her kelimenin bir anlamı olmasına dikkat eden bir dehadır. reklamcılıkta gösterdiği başarıda, beş yıl boyunca çalıştığı fırın firmasının ürünlerini kapı kapı dolaşıp satmış olmasının da büyük payı olduğunu belirtir. tüketicinin zekasını asla küçümsemeyen büyük bir usta olarak tanımlanır. 1999'da vefat etmiştir ve ölmeden evvel türkiye'ye de gelmiştir. Ogivly network'ünün türkiye ayağı olan "moran ogilvy and mather" uyarlama reklamlardan pek öteye gidememekle eleştirilir ama yine de kristalleri sepete doldurmayı ihmal etmez.

david ogilvy, 88 yıllık hayatının sonunda kendi ailesinin okumak istemeyeceği tek bir reklam yazmamış olmanın rahatlığıyla hayata gözlerini yummuştur.

Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, ...