Wednesday, March 7, 2012

Berberde Sinema Bienali

sinema eleştirmenlerinin de bol bol yaptıkları bir şey not vermek.
özellikle şu "10 üzerinden 6.5" felan diye not verenlere hasta oluyorum.
benim fikrim şöyle ki, bir filme 6.5 demek "az kaldı boktan bi film olacağdı yiğenim" demek gibi birşey demek.. nasıl mı?

şimdi bir filmin "1" olması, bildiğin kadavra olması demek olursa...
bir filmin 2 olması, bildiğin leş olması demek ise,
bir filmin 3 olması, tarihin en kötü filmlerinden biri demekse,
bir filmin 4 olması, kazara bile seyretme demek oluyorsa,
bir filmin 5 olması, hbb ya da şifresiz cine 5 filmi kalitesinde demekse,
bir filmin 6 olması, sinemada gider izlerim parama yanarım demekse,
bir filmin 6.5 olması, bu ne lan tırt demek olur.

bildiğiniz gibi bu ölçüler dünyanın her yerinde (paranama, burkino faso yeni eklendi bu ölçü sistemine) geçerli sinema kriterlerini gözleme ve kollatma kıstaslarının en şıkları falandır. bundan hereketle nereye mi varcağım? şuraya varacağım. bir filme 6.5 demek o filme "allah belanı versin, film olmayaydın sığır" demek gibidir. ben şimdi koltuğuma oturduğumda (mısırım da var), geçerim DVD'lerimin karşısına (öyle bende DVD dolabını izleme koltuğu var) böyle aşşağıdan yukarı bir bakarım, zaten arşivimde 6.5'tan aşağı film olmadığını cümle alem bilir. tamam, bazı sinemadan ben ve rahmetli kubrick kadar anlamayan arkadaşlarımın "abi bak emule'den indirdim, bir DVD'ye 5'ini birden yazayım, izlersin" mantaliteli arkadaşım var ve onların verdiği soft erotik roat trip (notu: 4.4) filmlerim de var. onlar zaten kafadan 3.5, 5 falan ya...

neyse, şimdi ben koltuğuma oturdum mu arkadaş, 7'den aşağı filmi izlemek istemem, tahammül edemem. şunu da söylemek isterim ki ben 7'den aşağı filmi 7 dakika beklemeden anlarım.

nasıl mı? geçen berberdeyim (kadıköy-caferağa, turan erkek kuaför salonu) şimdi saçlarım kesiliyor, adam da birden bire sinema muhabbetine girdi, ben de bu konu üzerinde ihtisası olan biriyim, götümden güzel sallarım, fütursuzca ahkam keserim ya, sessizce bekledim iyice derine girsin diye... berber abi ara makasıyla saçıma vura dururken dedim dur şunu bir yoklayayım bakayım, ne var ne yok. konuyu saw'dan (notu:6.6) açtım. böyle elimi mavi örtünün altından çıkarıp saçları sirkelerken verdim veriştirdim alttan "ya abi" dedim, "saw 6(3.2) da çektiler, amuğa ne biçim iş ya adamlar çekti de çekti". berber abi "he ya visidisininden izledim 3'ü şahane" dedi. işte o an artık benim berber (az evvel kuafördü, şimdi tiksindim) tın... işte böyle, yani bir insan bir kere saw'ı övmesin bana arkadaş, "ama öyle deme birincisi iyiydi" demesin. ben de hemen berberden bir çıkma hissi uyandı ama abi konuya pek bir ısındı... abartmıyorum bir sinema aşığı idi berber abi, hacıvat karagöz(6.4) mü istersin, dabbe(3.7) mi dersin, fast and the furiyz (6.2) tokyo drink (4.9) mi dersin eteğindeki tüm taşları döktü. bazı bazı araya main-stream ama sofistikeytıd film atma adına, olağan şüpeliler(7.1), se7en(8.6) falan dediysem de berber abiyi bir türlü dizginleyemedim.. en son, "son osmanlı yandım ali"deki(5.0) sevişme sahnesini dinlerken, sakal tıraşı için havluyu boynuma sarıyordu... osmanlı yandım ali filminde oynayan atatürk'ün ne kadar çok atatürk'e benzediği üzerine tespitleri o mis gibi elma kokulu ucuz şampuanın kokusunu solurken dinledim de dinledim... "sıcak mı?" dedi berber abi... "yoğ, iyiiğ" dedim devam etti...

sakal tıraşına geçerken, boynuma sarılan havlunun aslında yıkanan başım için olduğunu idrak ettim. konu bu noktada, terminatör 3'e(6.0), rocky'e(7.1) falan kaydı. böyle bir sinema izleyicisi tipinin olduğunu hatırladım bir an, "evet ya dedim, bruce lee, karate kid, rambo", ve evet vurdulu kırdılı filmleri hatırladım.. ondan sonra da insanımızın bir dönem bu filmleri ne kadar sevdiğini.. sonra bir düşündüm, acaba dedim ne oldu da bu sinema izleyicisi rocky'den saw'a dikey geçiş yaptı? tamam, o dönem maskülen erkek egemen bir kamyon sopa atan baş karakter seviliyordu da, nerden çıktı bu saw, fast en the firyıs geyiği? tam bu noktada, homosafyen'i hatırladım.. insanın "alet edevat" kullanmayı yeni öğrendiği dönemi tarih kitaplarınadan okduğum çocukluğumun yumurta kokulu günleri falan geldi aklıma. ve patlattım tespiti "vay amuğa, aynı ilkel insan gibi imiş 80'ler 90'lar seyircisi, o zamanlar çıplak elle birbirini öldüren insanlar varken ve sevilirken şimdi testere ve modifiye arabalarla falan filan" ben tespitin gazı ile tespitin baştan 4 kelimesini yüksek sesle haykırmışım. berber irkildi, n'oluyo lan ilkel insan zart zurt falan; abi "sen işine bak, müşteriyim ben, ne o öyle?" bunun üzerine berber abi sessizleşti ve sakal olayına geri döndü. ben de "müşteriyim lan ben, ne oluyo işine bak"tan fatih akın'ın şahane filmi duvara karşı(7.3) filmine geçtim. zaten o filmin bu yukarda bahsettiğim berber sahnesini çok severim.. gel gör ki ben böyle entel bir şekilde fatih akın filmine ışınlanırken bizim berber abi ağır roman'a(6.3) geçiş yapmış, usturayı bastıra bastıra sakalı bi aşağı bi yukarı alıyor, ama şahdamarı üzerinden böyle pek bir bastırmalı kanırtmalı geçiyor.

ortamı yumuşatma adına, "abi televizyonu açsana" diyorum... lanet olsun televizyonda propaganda(4.8) oynuyor, ver elini meltem cumbul ile rafet el roman'ın sevişme sahnesi... berber abi yine yakın dönem türk sinemasına şöyle kabasını alarak bir zıplama yapıyor. metin akpınar'lar, müjdat gezen'ler falan derken.. konuyu bir anda 70'li yıllar türk erotik sinemasına getiriyor.. "bunların hepsinin pornosu varmış" diyor ve sessizleşiyor.. elinde kasatura olan sakallı ve arkamdan dayanan biri ile porno üzerine diyaloğa girmek istemediğimden sessiz kalıyorum, kalmaya devam ediyorum işte.

kanalı değiştiriyor berber abi, "al işte seda sayan" diyor! "al işte gülben ergen" diyor, "al işte hülya avşar" diyor. bunlar hep pornocu diyor... ben sessiz...


sakal faslı bite dursun artık berber abi bir şekilde benim dinlemediğim bölümde porno konusunu uzun zamandır ortalıkta olmamasına rağmen mehmet aurelio'ya bağlamıştı. konuya tekrar kulak kabarttığımda, "lan türkiye'de topçu bulamadılar, brezilyalıyı türk yaptılar" diyordu..

parayı verdim teşekkür ettim çıktım...
10 üzerinden 3!

Friday, January 13, 2012

simülasyon

hayat bir simulasyon, baudrillard tarafından teorize edilmiş.. hepimiz birer beta testeriz, tanrı oyunun kurucusu ve daha iyi bir yaşam için test olarak geldik. dünya da bug dolu bir yer zaten, tanrı bunları görüyor ve daha iyi bir dünya hazırlıyor bizler için, bir yerlerde...

ben duygular olmamış diyorum, fazla bug barındırıyor. duygularımızla oynayanlara da bug abuser deniliyor.

yıllar evvel bir depeche mode konserinde....

siyah bir şapka giymişti martin. kanatları bu sefer siyahtı.
ceket ve yelek de dave'in uzerinde idi. "it doesn't matter" bile çalındı üstteki playlistin dışına çıkıldı 1 kuple.
onun dışında konser başlamadan bir kız fenalık geçirdi. yolun öteki tarafındaki evin 2. katına 4 tane eleman çıkmıştı. balkondan seyrettiler koca konseri. para vermeden. ulaşım kolayca oldu. "parasıyla değil mi kardeşim"ci tipler vardı, kafalarına göre konserin yarısında falan çıkıp önümüzden geçtiler. bileti artık sadece parayla satmamak lazım. biletçi diyecek ki "mırıldan bakalım bir iki şarkı..."

...yapabilirse versinler!

Friday, January 6, 2012

Sanat için soyundum!


Sanat için soyundum...
Evet.. Koskocaman yatak odamızın gardrobunda, içine gömülü olduğu soyunma odasında koskocaman harflerle italik italik yazıyordu: Sanat için..

Belediye yıktı.
Artık rejim resmen tehlikedeydi (bence, bizce )...

sinemada türk filmi izleyebilmek


sinemada türk filmi izleyebilmek... aslında son derece normal bir eylem, tercih meselesi gibi duruyor. dalga bile geçilebilir, “ne olmuş yani, çok mu özel bir şey” diye. ama bundan yaklaşık on sene evvel sinemalarda yer bulan türk filmlerinin bir elin parmağını geçmediğini hatırlarsak, bugün geldiğimiz nokta önemlidir. bu kadar çok amerikan sineması yoğunluğunda ezilmiş türk sinemaseverler için herhalde sinemada türk filmi izleme şansı bir dönem hayalden öte değildi. hatta ilk kaliteli filmler sinemalarda belirmeye başladığında şaşkınlıklar yaşanıyordu. benim için sinemada türk filmi izlemenin "gerçekleşebilecek" bir aktivite olduğunu görmem eşkıya filmi ile olmuştur mesela. eşkıya’yı izleyip sinemadan çıktığımda filmden yaşadığım etkilenmenin yanı sıra bir başka etkilenme içindeydim... sinemada türk filmi izlemenin mutluluğu.


o zamandan bu zamana çok şey değişti. bir sürü türk filmi çekildi. ve eminim ki az da olsa film çekmek, tekniği kullanmak, iyi organizasyon ve pazarlamasını yapmak üstüne bir şeyler öğrenildi. hoş belki de yeşilçam'da zamanında öğrenilmiş, tecrübe edilmiş bir çok şey günümüz sinema sanatı bağlamında tekrardan öğrenildi. ama ilerleme olmadı mı? oldu tabi.

son döneme gelirsek eğer, sinema üstüne öğrenilmesi, tecrübe edilmesi gereken daha bir çok konu ve uzun bir yolumuzun olduğu bilindiği halde, ele geçeni tüketmek üstüne çalışmalar görüp durmaya başladık. ve sinema üstüne az çok bilgisi olan seyircilerin tepkileri artmaya başladı doğal olarak.

bizler de ilk zamanlar emeğe saygı üzerinden tamam diyorduk bir dahakine daha iyisi ile gelirler. ama gelenler gidenleri aratır olmaya başladı.

her şeyi çok hızlı öğrendiğini sanan bir millet olarak, sinema yapmayı da öğrendik sanıyoruz. bunu eleştirene de "sen daha iyisini yap o zaman" gibi mağara adamı bir şablon cevabımız var hazırda. onu yapıştırıyoruz hemen. olmuyor.

ayrıca türk filmlerini özellikle amerikan sineması ile karşılaştırma hatasına da düşülüyor. o adamları eleştiriyoruz çünkü sinemayı özellikle teknik olarak yiyip yutmuşlar. “o zaman bize çok daha iyi şeyler sunmalısınız, bu mudur yani onca paraya, tecrübeye, kalifiye iş gücüne yaptığınız’ deme hakkı doğuyor insanda. ya peki türk filmlerinde durum böyle mi? sinema adına yalayıp yutmuş muyuz her şeyi ki?

eleştirileri medya gücü ve reklamlar ile susturmaya çalışmaktan çok ortadaki havuzdan bir şeyler öğrenmeye bakmaları lazım. ki bu zor bir şey değil. isteği sadece sinemada iyi türk filmi izleyebilmek olan nice insan için son derece haklı bir istektir bu.
babam ve oğlum gibi orta karar, başyapıt denmeyecek ama kalburüstü olduğu inkar edilmeyecek bir filmin 3 milyon gibi bir izleyici sayısına ulaşmasına sevinçten çıldıran insanlar görmek sanırım türk sinemasında kaliteli bir işle karşılaşıldığında ne yapacağını bilememe durumunu doğru bir biçimde açıklıyor...

bu şaşkınlık bazen insanlarda yanlış biçimlerde de kendini gösterebiliyor... sinemada daha önce son derece zayıf işlere imza atmış yılmaz erdoğan'ın "organize işler"de bir iki kamera numarasına (ki bu da uğur içbak'ın başarısıdır) kapılıp "kendi başyapıtını verdi" yorumlarına gidilmesi ya da "anlat istanbul"un epizodik anlatımına "aaa bu ne ola ki?" mantığıyla yaklaşıp ayakta alkışlayan zihniyetin tavrı bu duruma örnek teşkil edebilir...

fakat kötü iş-iyi iş mantığının gerçekliği de doğrudur... zaten insanların -vizyona girdiği dönemi hatırlarsak- babam ve oğlum'un keloğlan’ı gişede ezmesi sonucu coşması da bu farklılıktan kaynaklanıyordu bana kalırsa...

nedense son zamanlarda türk izleyicisinin kendi ülkesine ait yapımlara olan bakışında artık daha seçici davrandığına inanıyordum ki tam (bkz. keloğlan'ın batması, organize işler'in yeterince ekmek yiyememesi...) kurtlar vadisi su koyverdi... vizyondayken seyirci rekorları kırması ve filmin hedef kitlesinin ürünü (!) yere göğe sığdıramaması bu saf ve temiz inancıma balta vurdu...

netice itibariyle türkiye'de sektörel bir sorun olduğunu iddia edebiliriz... yani aslında büyük yapım şirketlerinin geniş kitle ürünlerinin getirdiği paranın bir kısmıyla küçük, kendi halinde, bağımsız işleri desteklemesi gerekir... örneğin 20th century fox gibi bir şirketin "legally blonde"la gişeyi sallarken kendi içinde kurduğu fox searchlight'la "sideways", "garden state" gibi işleri de desteklemesi gibi... tabii bunun için de türkiye'de de sadece sinema yapan yapım şirketlerinin kurulması gerekir yeniden... bir dönemin erler film’i gibi...

son olarak, sinemanın tabuları yıkmak ya da tabuları yaratmakta en önemli araçlardan biri olduğunu düşünürsek türkiye’de daha çok şey üstüne film çekilebileceğini fark edebiliriz. en basitinden bir de şu var; bir filmi seyretmeden ne kadar yorum yapılabilir. bizim bazı filmlerimiz, düşünün ki, seyretmeden bile yorum yapılabilecek kadar kötü…

Wednesday, January 4, 2012

Şakirtin Düşleri


Adam Mevlana kitabı okuyan kadına yaklaştı.
Gözlüklerini altından baktı, derin bir soğukkanlılıkla..
“Mevlana ve yeşertip bugünlere taşıdığı düşünce zulası hakkında iz süren derin ve vakur iz sürücülerden misiniz? Aslında böyle bir öngörü edinince Mevlana'nın zerk ettiği huşu konsantrasyonu ile uzun bir süre size bakıp nefesimin kesileceğini ve bu şekilde kaç saniye kalabileceğimi tahayyül ettim” dedi.

Kadın sessiz ve şaşkındı. Cevap bile veremedi.

“Diyeceksiniz ki sabah sabah bu laf ne? Ne yapayım; ’Ne olursan ol gel’ demiş, ben de size geldim.”

Böyle başladı her şey…

“Ne münasebet” dedi kadın.
“Ama elinizde Mevlana ve Şems” kitabı taşıyorsunuz dedi adam. “Bakışlarınızın işaret ettiği kitaba baktım. Farklı ve heyecan verici bir ufuk görme hayali kurdum. Tüm bunlara güzelliğinizin yarattığı optimist öngörü neden oldu. Kızıp laf edeceksiniz, bana değil güzelliğinize yapın bunu.”

Kadın “Hâyâ Allahım” dedi kısık bir sesle. “Hâyâ mı dediniz” dedi adam?

“Evet hâyâ lazım size biraz” dedi kadın, hafif bir tebessümle. 

Söylediği söz sert gibi dursa da söyleyişindeki tarzdan anlaşıldığına gore, az da olsa yumuşamıştı öfkesi.

“Hâyâ Mevlana” dedi adam. Ve ekledi: “Şimdi diyeceksiniz ki, “Kimsin yahu!? Tanımadığın bir kadını heyecanın yeldeğirmeni belliyorsun. Al git iktidarsız mızrağını.”

Diyeceksin ki “Benim için bir hiçsin. Ama mevlevi bir hiçlik, güzeldir. Sıfır malumat, sıfır ortak nokta. Ama şunu bilin ki, içi açılması için teşvik eden gizemli bir kutu gibisiniz.
Hiç cevap gelemezse 'hiçlik' doğasına uygun davranır elbette. Ama bir cevap gelirse, içini doldurup anlamsızlıktan kurtarabiliriz hiçliği."

Kadın dedi ki; “Ben inançsız biriyim. Bir şeylere inanmak için güçlü mazeretler peşindeyim. O nedenle Mevlana’nın umutsuzca eteklerindeyim.”

“Ne güzel” dedi erkek, "Ben de eteklerinizin dibindeyim. Oradan dökülecek taşların beklentisindeyim."
“Benim gibi düşük inancı olan bir insandan ne isteyebilirsiniz ki. İki çocuğu olan yalnız bir kadınım. Dengemi bozmayın. Benden size bir fayda yok.”


Kadın inançsızdı ama adam da inatçıydı.
“O düşük inanç bana yeter. Azla yetinecek denli istiyorum seni. sen biraz ister yeter ki! Benin inancım ikimize de yeter! Gerekirse 3. çocuğu yap beni, ama güzelliğinle emzir!”

Kadının kısıtlı tebessümü genişleyiverdi birden.
“Şunu bilin ki bayım, gülüyor olmam yelkenleri suya indirdiğim anlamına gelmez. Sadece komik olduğunuzu itiraf etmeliyim.”

“Ben de güzel olduğunuzu itiraf değil ilan etmeliyim” dedi adam. “Güzelliğini emip hazzın saflığını tatmak istiyorum, bembeyaz ve ak sütünden. Dudaklarından emmeliyim bu sonsuzluğu. Bana yetecektir oradaki inanç kırıntıları. Onları bana ver!”

Huşunun halüsinasyonuyla coşmuş cemaatçi şakirt gibi arsızca pilav yemek istiyorum. Dönersem bu yoldan kırılsın ulan kaşığım. 

Ol kara sevda!

Sunday, June 12, 2011

16 kanal bi kayıt

bi 'ara deniz/ halay potpuri , bi' klip verdiler. bi 'ara da değil aslında; tam ben download ederken; önde deniz, deniz çakma bi' yaşar; boy,post, kirli sakal, gidi, et kalınlığı. denizin arkasında folklor ekibi var, bi' kadın, bi' erkek, bi' kadın… renkler çok güzel. deniz, bi' 501 & bi' gömlek, önde şarkısını söyleyecek. arkada halay çekilecek. bitsin bizde eve gideceğiz. konsept bu.

öyle de oldu. kayıtlarda zurna yerine başat bi' elektro gitar var, benim ezberim davul zurnada halay denince; seccato, over all bi' seccato, nasıl canhıraş… anlatamam! secaato demekle olmuyor tabii; nasıl diyeyim ahmak ıslatan yağmuru gibi, hani hesapta yokken peyda olan; misina nasıl mesela bi' ip, ki kimse iplemez.. ama al adam boğazla, kurz und schmerzlos.. bu da öyle, öyle de bi 3 ileri, bi geri hali..

dar alanda, x bi' kültür evinin imkanlarıyla doldurulmuş , 16 kanal bi' kayıt olduğuna yüzde bin eminim o halay potpuri kasetinin… zurnada peşrev olur olmaz, bu ucube metni bağlamaz. ama o potpuri kasetindeki gitar peşrev hatta sololar neydi öyle yahu! bulun getirin o çocuğu bana!

adam fender'i keleş gibi kullandı..

helal richie blackmore!.

Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, ...