Sunday, June 13, 2010

31 numaralı formasıyla Jaap Stam


2007 yılında futbolu bırakan Hollandalı defans oyuncusu Jaap Stam, Lazio'da dört yıl boyunca 31 numaralı formayı giydi. Takımının başarısı için 'elinden geleni' yaptı!

Engellenemez bir aşkın biricik şahidiyim!


Kafasında seksenlerden kalma retro Blendax saç bandıyla dolaşan Yaser ağabey, ağlamayı 'adet' haline getiren salya sümük komşu kadına Carrefour'da indirimli olarak satılan Orkid Maxi Normal armağan etti.

Bu tedbir kadının kanayan aşk yarasına iyi geldi, Yaser ağabeye teşekkürlerini iletti.

Aralarında oluşan elektrik karşı konulmaz şekilde ilerliyor. Yaser ağabey, komşu kadının iş yerine çiçekçiye özenle hazırlattığı güzel bir Orkid buketi gönderdi. Bu işin sonu nereye varacak, merak ediyorum.

Kedi milleti!


Fare ölülerini sahibinin kapısına bırakan bir kedi vardı. Toraman cinsinden. Belki çok marjinal bir örnek. Yani bir kedinin hayatı boyunca kaç fare yakaladığına dair bir istatistik yok. Bu otomatikman kelleden sallama özgürlüğü getiriyor bana, biliyorum. Ama öyle değil!

Kırsal bir periferi coğrafyasında yaşamaya başlamış olan ve adının Kirazpınar olduğunu hatırladığım bir köyde öğretmenlik yapan arkadaşımın kedisi, bu olayın başkahramanıydı. O sıralarda fareler, köylülerin tahıl ambarlarını talan ediyorlardı. Bu kedi -adı sanırım Pasaklı idi-, sahibiyle nankörlüğün esamesi okunmayacak çok duru ve samimi bir "kedi-sahip" ilişkisine girmişti. Arkadaşım hafta sonları köyün bağlı bulunduğu Balıkesir şehrinin merkezine gidip en güzel mamaları alıyordu pasaklıya. Pek arkadaşı olmadığı için, kedi ve çanak antenli televizyonuyla olan ilişkisinin sınırlarını bir hayli geliştirmişti. Hal böyle olunca, aslında köpeklere mal edilen o "koşulsuz ve kayıtsız bağlılık ve sadakat" kuralının bir istisnası oluvermişti Pasaklı.

Hayvan, bağlılığının bir göstergesi olarak neredeyse her gün bir fare avlıyor, daha sonra arkadaşımın kapısının önüne bırakıp onun gelmesini bekliyordu. Arkadaşım Stephen King öykülerini anımsatan bu durum karşısında önceleri biraz rahatsız olsa da, kedisinin bu davranışına zamanla alışmış görünüyordu. Şaşarak şahit olduğum durum; kedilere evcil ve insani hasletleri kazandıran insanların, hayvanların vahşi yaşam koşullarına bu minyatür örnekte olduğu gibi uyum sağlayarak biraz da onların dünyasından hayata bakabilmesiydi. Empatinin en marjinal haline verilecek şahane bir örnekti bu.

Zamanında rüyalarıma bile girmiş olan bu bağlılık öyküsü, kedilere olan gizemli bakışımı artırsa da asla ve asla evime bir kedi alamama kararımı daha da güçlendirdi. Bu hayvanların tüm diğer hayvanlardan daha paranormal algıları var ve hayatım bir kedinin yaratacağı sürprizleri kaldıramayacak kadar bana aiti. 9 can jokeri ve her zaman üzerine düşülen 4 ayak onların olsun. Bana bir can ve iki ayak yetiyor.

Bela Lugosi is dead!


Bu adam sinema tarihinin en dramatik Dracula'sıdır. Hiçbir Dracula onun kadar dramatik olamaz. Zira kendisi bu rolle özdeşleşmiştir. onu öğrenmek ve tanımak için bir kısa yol: Filmin adı; Ed Wood`, yönetmen Tim Burton...

Bu adam bir junkie'dir. Sinema tarihinin en dramatik hayat öykülerinden birine sahiptir. Dönemin bir diğer Dracula'sı Boris karloff kendisinin rakibidir. Ama bence Karloff, Lugosi kadar çok boyutlu bir efsane değildir. Lugosi Macar asıllıdır ve Transilyanya'ya coğrafi olarak yakınlığından mıdır nedir, sürekli Dracula ve benzeri rollerde oynar. Ancak o dönem başlayan komünist avı kendisini de hedef alacaktır. Artık kimse bu adama rol vermez. Uyuşturucuya verir kendini. Ölümsüz olduğuna inanır belki de. Trajik bir Dracula yanılsaması, acı...

Lugosi bir gün Ed Wood'la tanışır. Unutulmuş ve hastadır. Sinema tarihinin en talihsiz, en başarısız ama en kült yönetmenlerinden biri olan Ed Wood, onu akla ziyan filmlerinde oynatmaya başlar. Bir filmin çekimleri sırasında Lugosi rahatsızlanır ve ölür. Açlık, sefalet ve uyuşturucu krizleri içinde... Yıllar sonra Bauhaus, B movie’lerin bu unutulmaz oyuncusuna 12 dakikalık bir saygı duruşunda bulunur, “Bela Lugosi is Dead adlı şarkısıyla.. Tabutunda uyumaktadır herhalde huzurla. Eller kenetli, yüzünde bir tebessüm ve üzerinden hiç çıkarmadığı o Dracula kıyafetiyle.

Ruhdeşen'in Maceraları











O.Ç.: Ne zaman bir maç izlesem, annelere dair edilen küfürlerden sonra ağlamaya başlıyorum

Ruhdeşen: Annenize dair bir kompleks oluşmuş sizde. Anneye özgü unsurların hipertrofisi bunlar.

O.Ç. : Evet doktor bey, biliyor muydunuz ben bir orospu çocuğuyum. Gerçek anlamda yani, benzetme değil.

Ruhdeşen: Valla bu kadar yıldır iniyorum bilinçaltına, ben böyle bi durum görmedim!

O.Ç. : Evet. hadi bana yardım et.

Ruhdeşen: Sus, seni orospu çocuğu!


Zatoichi Kitano!

Zatoichi, bence bir çıkıkçıdan çok Japon katlama sanatı ustası gibidir. Kitano'nun filminden söz ediyorum. Tabii buradaki katlama, adam öldürme yeteneği anlamına geliyor. Kitano'nun hiç boş filmi yok neredeyse. Ve bu adam, hayatını Japon televizyonlarına garip programlar yaparak kazanıyor. Bütün vakti onun olsa daha neler yapacak kim bilir?

Zor bir oyunda son leveli atlarken kaybetmek

Gözlerini iyice aç, terini sil ve farkına var. Şimdi sana, bir oyundan yola çıkıp, onu bahane edip birikmiş bütün ruhsal irinimi akıtacağım. Bu ne müthiş bir konfor!

Sürekli bir kovalamacadasın… ya da sürekli bir kovalamacasın.Aakışın içinde, hiç vazgeçmeden savaşıyorsun. Koyduğun hedefler sadece bir "level" önündeyken asla vazgeçmeyeceksin. Motivasyonuna hayranım. Devam et. Labirentin bir yerinde, bir sonraki kapıyı açtığında karşına ne çıkacağını bilmiyorsun. Ama buraya kadar iyi geldin. Ötesi neden olmasın? Sağdan ya da soldan... Aşağıdan ya da yukarıdan. Hayatın sana getirdikleri ne zaman, nereden karşına çıkacak? Daima hazırsın. Tetiktesin. Son leveli atladığında da seni bir ödül bekliyor. Bunca uğraşın sonunda sana verilecek ödül mutlu olmana yetecek mi? Ne sen, ne de başkası bunu şimdiden bilemez... Sadece bir canın var artık. Onu kaybettiğinde kaldığın yerden yeniden başlatıyorlar. Ama sokarım, yağma yok, hayat oyun değil ki tekrarı olsun, becereceksen bir kerede becermelisin. Yağma yok! Ah çok ciddi oldu, sert olmalı:"Seni sersem sikin mahsulü seni, becermek zorundasın işte. o kadar!"...

Asırlardır oynanan bu oyun, mükemmel bir tasarıma sahip, hayran olduğun... Ayarları çok önceden yapılmış. Sen sadece oyunun içinde öyle buldun kendini. Bitirene kadar da içinde kalacaksın. Son leveldesin. Sık dişini. Son level sürprizlerle dolu, Çetrefilli. İşte yandın, ah beceremedin. Hayır, hayır, hayır… Kesinlikle hayır. Bunu anlatmak için destansı bir paragrafa gerek yok. O kadar sıradan bir şey ki bu kaybediş, geçiyorken uğradım der gibi söylüyorum: “Bu zor oyunda, son leveli atlarken kaybettin”.

Hayat acımasız bir kara alaycı, öyle değil mi? "Bu kadarı da yeter" deyip isyan etmenin anlamı yok. Bunca savaşın içindeyken , aklına düşmüyor değil bazı sorular. Hele bir tanesi var ki hiç cevaplayamıyorsun: "Oyun bitti, şimdi n'olacak?"

Peki, yeniden oyna. Kusursuz değiliz zaten hiçbirimiz. Ben irinimi akıttım. Meydan senin. Hoşçakal.

Her zaman sarhoş olmalı. Her şey bunda: Tek sorun bu. Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken zamanın korkunç ağırlığını duymamak için, ...